Ana Sayfa Yardım Takvim Giriş Yap Kayıt



+ ...:::Selendi Forum:::... » DİNİ BİLGİLER » Dini bilgiler
 vaktim yoktu!


Kullanıcı Adı: Beni Hatirla
Şifre:
Sayfa: [1]   Yukarı git
Konu: vaktim yoktu!  (Okunma Sayısı 445 defa) Seçenekler Arama
« : Şubat 20, 2006, 03:13:01 ÖS »
ÜNAL TÜZ
KINIKLI
Üye Bilgileri Selendili
*****


Offline Offline

Mesaj Sayısı: 667


vaktim yoktu!

Kendine doğruyu söyle.

“Üşendim” de...

“Tembellik ettim” de...

“Canım istemedi” de...

“Yapmak içimden gelmedi” de...

Hiç değilse “yattım” de...

Ne dersen de, ama “imkânım yoktu” deme.

Unutma, iman en büyük imkândır. İmanı olanın imkânı tükenmez. Hatta kimi zaman “imkânım yoktu” demek, “imanım yoktu” demeye bile gelebilir.


Birileri önüne çıkıp şöyle sorabilir: “Falancanın imkânı var, fakat yapmıyor. Neden acaba?”

O zaman diyeceğin bir şey, vereceğin bir cevap yoktur.

İmanın makarrı olan yürek, bitimsiz bir güç merkezidir. Göz ferini, diz dermanını, yumruk fermanını yürekten alır. Tıpkı kaslara komuta eden sinir sistemi gibi...

Başını dik tutan kasların değil, o kasa komuta eden beynindir. Yumruğunu havaya kaldıran pazuların değil, o pazulara komuta eden beynindir.

Gittinse, ayağın değil yüreğin götürdüğü için gittin.

Gitmedinse, yüreğin yetmediği için gitmedin.

Yaptınsa, elin erdiği için değil aklın erdiği için yaptın.

Yapmadınsa, elin ermediği için değil yüreğin yetmediği için yapmadın.

Gördünse gözün olduğu için değil, dahası baktığın için değil, gönlün olduğu için gördün. Eğer gözü olan herkes görseydi, bunca “bakarkör”ün varlığını nasıl ve neyle açıklardık? Eğer göz görmenin yegâne organı olsaydı, gözü olmadığı halde bir çok göz sahibinin göremediği hakikatleri gören kafa gözü kör, kalp gözü açık yiğidi nereye koyardık?

Görmedinse göz olmadığı için değil, hatta “göz bakmadığı” için değil, “gönül akmadığı” için görmedin. Tıpkı yapmadıklarını gönlün olmadığı için yapmadığın gibi. Tarih bir işe baş koyanların, önce o işe gönül koyduklarının şahididir. Unutma ki, baş işe düşmeden iş başa düşmez.

“Yapacaktım ama, kimsem yoktu” deme.

“Kimsesiz” değilsiniz, “kimse, sizsiniz.”

Allah var, O yâr. Gerisi olmasa ne çıkar?

Yapacağı işte O’nu hesaba katmayanlar Besmelesizdirler. Besmeleli olanlar, yaptıklarını O'nun sayesinde, O'ndan aldıkları yetki ve güçle, O'nun yardım ve desteğiyle yaptıklarının bilincinde olanlardır.

O, elde var “Bir”dir.

O'nu yanında bilen kimseye muhtaç değildir, O'nsuz olanın kimsesi yoktur.

Görevini yapmak için sağına soluna ve dahi ardına bakanlar, O'nun gözetimi altında olduklarının, O'na karşı sorumlu olduklarının şuurunda olmayanlardır.

“Yürüyeceğim ama, kim gelecek?” deme, sadece yürü.

Yeter ki yürü ve iz bırak. Zamana ve mekâna bir soğuk damga gibi vur ayak izini. Yürüyüşünün tanığı olsun bıraktığın izler. Hiç iz bırakıp da izlenmeyen birini gördün mü? Unutma ki iz bırakanlar mutlaka izlenirler. İzlemeye gönlü olanlar, mutlaka iz ararlar.

Hem, baksana kendine. Sen, senden önce yürüyen birilerinin izini izlemiyor musun? Bunu ancak yolcu olduğunu unutmayanlar, yolculuğu her şeye rağmen sürdürenler bilir.

Zaten yol dediğin, izlerin icmalinden başka nedir ki?

Yolu yol kılan, biraz da senin ve senden önce yürüyenlerin izi değil midir? Zaman ve mekânda var olan tüm yolları, yolcular açmamışlar mıdır? Ve yolun kerameti yolcudan menkul değil midir?

Ve bir de “yapacağım ama, değerinin bilineceğinden umutlu değilim” deme.

Bir kere umut dediğin, imanın öz çocuğudur.

Çocuğuna kıyan, anasını ağlatır.

Umuduna kıyma ki, imanın ağlamasın.

Etrafına bak. Ne kadar umutlu adam varsa, hepsi de bir şeyler yapan, değer üreten, kıymet ortaya koyan kimselerdir. Yani yapanlar umutlu, yatanlar umutsuzdur. Handiyse birinin umuduna bakıp onun yapanlardan mı, yatanlardan mı olduğunu anlayabilirsin.

Hem yatanların umutlu olması hayra alâmet değildir, tabi ki yapanların umutsuz olması da...

Değerini kim mi bilecek?

Bu kaygı sahte değerlere yakışan bir kaygıdır. Sahici değerlere vurulanlar, “Değerim bilinir mi acaba?” diye kaygı duymazlar. Çünkü adı üstünde, değer değerini başkalarının bilmesine borçlu değildir, bu bir.

İkincisi, değer bilenlerin varlığı ve hâlâ bir şeyler yapıyor olmaları, değerin değerini takdir eden birilerinin her zaman mutlaka var olacağının en güzel ispatıdır.

Mustafa İslamoğlu / ZAFER

alıntıdır ha
Logged
Sponsored
Links
*****
Offline Offline

Links: 1


View Profile
Re: vaktim yoktu!
« Posted on: Mayıs 25, 2012, 11:15:17 ÖÖ Â»

Logged
« Yanıtla #1 : Şubat 20, 2006, 03:43:25 ÖS »
cengiz ercan
Üye Bilgileri Selendili
*

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 8


vaktim yoktu!

Doğru Sözü Alkişlamak Bile Yetmez.maalesef Hepimizin Derdi Bu.allah Herkese Imkan Ve Iman Nasip Etsin:
Logged
« Yanıtla #2 : Mart 13, 2006, 03:03:38 ÖS »
ÜNAL TÜZ
KINIKLI
Üye Bilgileri Selendili
*****


Offline Offline

Mesaj Sayısı: 667


osmanlı

1912 yılının Aralık ayı başlarıydı. Edirne, aylardan beri Bulgar ordusunun kuşatması ve tazyiki altında yaşama mücadelesi veriyordu. Bu arada Edirne’nin bazı birliklerle irtibatı kesilmişti.

Padişah, Edirne Müstahkem Mevki Kumandanı Şükrü Paşa’ya gönderdiği telgrafta, cansiperane savunmasını tebrik ediyor, Selimiye’yi düşmana bırakmamak için elinden geleni yapacağına inandığını belirtiyordu.

Telgrafı okuduktan sonra, Şükrü Paşa, pencereye gitti. Bir zaman Selimiye Camii’nin mahzun minarelerine baktı, yumruklarını sıktı:

“Yok, Selimiye’m, yok” diye hıçkırdı, “seni düşmana vermektense canımı veririm, daha iyi! Bu ecdat yadigârı beldeyi düşmana verecek alçak düşünemiyorum. Kanımın son damlasına kadar dayanacağım!”

Toparlandı. Bağlantısı kesilen birliklerden birine önemli bir haber göndermesi gerekiyordu. Emri çoktan yazdırmıştı. Fakat bu sırrı taşıyacak cesarette ve dirayette biri lazımdı. İş kolay değildi. Bu işi üstlenecek olan hayatından olabilirdi. Çünkü şehir amansız bir kuşatma altında bulunuyordu.


Genç ve gözü pek subaylarını bir bir gözünün önüne getirdi: Mülâzımıevvel Ali, Mülâzımıevvel Cafer, Mülâzımısâni Sadık, Mülâzımısâni Şevket… Hepsi de gözünü budaktan sakınmaz yiğitlerdi. Şimdiye kadar verdiği her göreve tereddütsüz koşmuşlar, gerektiğinde canlarını dişlerine takmaktan çekinmemişlerdi. Ama acaba hangisini seçmeliydi?


Emir subayını çağırıp fikrini sordu.
“Paşa Hazretleri,” dedi, Emir Subayı, “Bu arkadaşların hepsi de çok iyi. Ama bendeniz, Mülâzımısâni Sadık Efendi’yi münasip bulurum.”

“Neden bu tercihi yapıyorsunuz, Binbaşı?.. Bunun özel bir sebebi var mı?”

“Evet, Paşa Hazretleri... Bir kere Sadık Efendi Edirnelidir. Şehri için seve seve canını verir. Üstelik bütün çocukluğu buralarda geçtiği için tüm bölgeyi avucunun içi gibi bilir.”


Şükrü Paşa biraz düşündükten sonra: “Çağırın gelsin, görüşelim” diye emretti.


Mülâzımısâni Sadık Efendi, az sonra Şükrü Paşa’nın huzurundaydı. Paşa’yı askerce selamladı:


“Emrinizdeyim, Paşa Baba!..”
Şükrü Paşa, Sadık Efendi’yi karşısına oturttu:


“Oğlum, sana son derece güç bir vazife vereceğim. Öyle güç bir vazife ki, sonunda canından olmak da var. Ne dersin?”


“Ne denir, Paşa Baba, can ne gün içindir? Memleketim uğruna şehit olmak, rütbelerin en büyüğüne ulaşmaktır. Bu şerefi benden esirgemeyiniz.”


Hayatından olabileceğini bile bile göreve talip oluyor, hatta yalvarıyordu. Bu ne büyük bir vatan sevgisiydi! Şükrü Paşa’nın gözleri yaşarmış, gözyaşlarını göstermemek için pencereden dışarısını seyretmeye koyulmuştu.


“Pekâlâ, Sadık...” diye konuştu titreyen sesiyle, “Sana bu vazifeyi veriyorum. Allah muinin olsun.”


Kucaklayıp alnından öptü: “Hava kararınca yola çıkarsın.”
Mülâzımısani Sadık Efendi, gencecik yüzünü ışıl ışıl aydınlatan bir tebessümle topuklarını birbirine vurup selâm durdu: “Baş üstüne, Paşa Baba!..”


Sert adımlarla odadan çıktı.
Ve ertesi gün acı haber Edirne’ye geldi. Mülâzımısani Sadık Efendi, vazifesini başarmış, fakat geri dönerken yaylım ateşine tutulup şehit edilmişti. Şükrü Paşa, kır karışık sakalını çekiştire çekiştire: “Vah yavrum, vah ciğerparem” diye ağlıyordu.


Birden başını kaldırdı, sertleşti.
“Hayır!” diye âdeta bağırdı yanındakilere, “O büyük şehide acımaya hakkımız yok. Rütbelerin en büyüğüne erişti. Böylesine ancak gıpta etmeliyiz.”



Birkaç gün sonra öğle üzeri, kucağında bir çocuk olan genç bir kadının kendisiyle görüşmek istediğini, Şükrü Paşa’ya bildirdiler. Genç kadın Mülâzımısani Sadık Efendi’nin dul eşiydi. Hemen Paşa’nın odasına aldılar.


“Buyur, kızım... Hoş geldiniz.”
Çok gençti. Ancak 17-18 yaşında gösteriyordu. Kollarının arasında sevgiyle tuttuğu bebek ise henüz 10 aylıktı.


“Paşa Baba!..” dedi ağlayarak, “Sizi fazla rahatsız etmeyeceğim. Sadık’ım dinim, vatanım için şehit oldu. Ahirette yeniden ona kavuşmak umuduyla ölümü bekleyeceğim. Size asıl şunu söylemeye geldim…”


Kollarının arasında özenle tuttuğu bebeğini, Paşa’ya doğru uzattı:
“İşte Sadık’ımın yadigârı!.. Bunu böyle günler için büyütüyorum. Mahzun olmayınız, Paşa Baba... Sadık’ım şehit olduysa, oğlu büyüyüp vatan müdafaasına koşacaktır. Analar daha ne Sadık’lar dünyaya getirir! Sadık’ım da, oğlum da, ben de dinim, vatanım için feda oluruz!”


Paşa hıçkırıklarla sarsılırken kesik kesik bir şeyler mırıldanıyordu:
“Selimiye’me artık giremezler, Edirne’mi alamazlar, milletimi esir edemezler!”
__________________
kimene!
Logged
« Yanıtla #3 : Mart 13, 2006, 03:59:15 ÖS »
since
sahip-ul edevat
Üye Bilgileri Selendili
*****

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 12011


vaktim yoktu!

ünal kardeş sağolasın,eline sağlık...
Logged

Eşini beğen,İşini beğen,Aşını beğen ama KENDİNİ BEĞENME!

''Medeniyet Açmaksa Bedeni, Hayvanlar
Sizden De Medeni!''

M.Akif ERSOY


 
Sayfa: [1]   Yukarı git
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Arsiv

Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks

Powered by sincX Solutions