« : Şubat 11, 2006, 06:54:21 ÖS » |
|
ÜNAL TÜZ
|
HEKİMOĞLU İSMAİL 28.01.2006 CUMARTESİ
Yokluk yoktur
Çocuk sorar: “Anne tencerede ne var?” Annesi cevap verir: “Hiçbir şey yok!” Hiçbir şey yok, denen tencerenin hacmi var. Sıfırın bir değeri yok. Değeri olmayan sıfır, bir rakamını on yapar.
Yüz sene evvel bu dünyada yoktuk. Bu nasıl yokluk ki hepimiz oradan geldik. Yoktan var olmak. Yüz sene sonra bu dünyada olmayacağız. Peki nerede olacağız? Yüz sene evvel neredeysek yüz sene sonra orada olacağız. Yokluk yoktur.
Buharlar yükseldi, yağmur olarak geri döndü. Suları toprak emdi. Kökler gelişti. Tohumlar, çekirdekler yeşerdi. Sanki kâinat bir fabrika. Su, hava ve toprak gibi üç unsurdan Allah canlıları yaratıyor. Ölü sandığımız topraktan çok şey yaratılıyor, hepsi canlı. Demir cansız ise mıknatısı nasıl çekiyor, nasıl itiyor? İnsan cesedi bir tohum, bir çekirdek gibi toprağa girip öbür âleme geçiyor. Bu dünyayı yaratan bir başka dünya da yaratmış. Buradan oraya, oradan buraya sevkıyat var. Sevk edeni göremeyen, gideceği yere “yokluk” diyor. Gözün görmediğini ilim görür. Âlemler iç içedir. Gözün gördüğü âlemler, mikroskopların, teleskopların gördüğü âlemler, aklın gördüğü âlemler.
Allah topraktan ot yaratıyor, otu yiyen ineğin danası oluyor. Topraktan ot, ottan dana yaratılıyor. İneklerin gübresi tarlada hasılatı artırıyor. Pis olan gübre, tarlada nimettir. Küller de aynı gübre gibidir. Ölüler diriliyor. Her şey ölüp ölüp diriliyor ki insan da öldükten sonra dirileceğine inansın.
Yokluk, yok olunca ölen yokluğa gider mi? Fizikte, kimyada, matematikte yokluk yoktur. Ateist bir şeyi inkâr eder; ama var olan bir şey inkâr edilir. Demek ki ateistin inkârı bile, yok dediği şeyin varlığına delildir.
Allah’ın sıfatları her şeyi kuşatmıştır. Yaratıklar o sıfatların tecellisidir. Her şey O’ndandır, hiçbir şey O değildir. Her şeyi Allah yaratmıştır ve yaşatır. Allah’tan başka ilah yoktur.
İlim Allah’ın sıfatıdır. Allah sonsuz ilminden bize bir parça vermiştir. Bu sebeple metafizik vardır. Yani fiziğin ötesinde de varlıklar vardır. Fakat insanın ilmi henüz oralara yetişemedi. İnsan acizliğini kabul etmezse firavun olur. Uçak yaptık, sineği uçak gibi yaratan Allah’a iman ettik.
İsteyen dünya ve ahiret hayatını cennet edebilir. İnançsız insan yoktur, insanın en büyük ihtiyacı inanmaktır. İnsan ya Allah’a ya şeytana inanacak. Haramlarla helaller dengelenirse dünya da dengesini korur. Haramlar artarsa dünyanın dengesi bozulur. Başını bir seyyareye çarpar ve kıyamet kopar.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
|
« Yanıtla #1 : Şubat 11, 2006, 06:55:33 ÖS » |
|
ÜNAL TÜZ
|
AHMED ŞAHİN 02.02.2006 PERŞEMBE
“Peygamberimizin sevdiği Müslüman!..”
Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir hocaefendinin, Müslüman’ın ailesine karşı yerine getirmesi gereken görevlerini sıraladığı ZAFER dergisindeki değerli yazısını bugün sizinle paylaşmak istedim.
Bir Müslüman, Allah kendisine çocuk nasip edince, onun sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okumalıdır. Böylece çocuk ilk defa Allah’tan başka tanrı olmadığı, Muhammed aleyhisselamın da Allahın Resulü olduğu gerçeğini duymuş olacaktır. Dünyaya geleni ezanla karşılamak, ahirete gideni de kelime-i tevhid telkin ederek uğurlamak bir İslam geleneğidir.
Çocuk, Cenab-ı Hakk’ın bir lütfudur. Maddî durumu elverişli olanlar, bu lütfa sevindiğini göstermek üzere bir kurban kesmelidir. Allah’a şükrün bir ifadesi olan bu kurbana ‘akika kurbanı’ denir. Akika kurbanı, Sevgili Peygamberimiz’den öğrendiğimize göre, doğumdan bir hafta sonra da kesilebilir. Kurban kesmeyecek olanlar çocuk doğunca adını koyabilirler. Peygamber Efendimiz’in, oğlu İbrahim’e daha doğduğu gün ad koyduğu ve bunu “Bu gece bir oğlum doğdu, dedem İbrahim’in adını verdim.” diye ifade buyurduğu da sahih bir rivayetle bilinmektedir... Ana-babanın önemli görevlerinden biri de çocuklarına iyi bir ad koymaktır. Çünkü Peygamber Efendimiz, kıyamet gününde, herkesin hem kendi, hem de babasının adıyla çağırılacağını, bu sebeple çocuklara güzel isimler koymak gerektiğini söylemiştir. Çocuğa manası, söylenişi güzel adlar koymalı, Allah dostlarının, peygamberlerinin isimleri verilmelidir.
Resul-i Ekrem Efendimiz, Allah’tan başkasına kulluk anlamı taşıyan, putperestliği hatırlatan, kısacası İslam adabına uymayan isimleri değiştirmiştir... (Uzza putunun kulu manasına gelen Abduluzza’yı değiştirdiği gibi.)
Anne-babanın çocuklarına karşı görevleri vardır. Peygamber Efendimiz’in benzetmesiyle, herkes bir tür çobandır ve herkes sürüsünden sorumludur. Erkek ailesinin, kadın da evinin ve çocuğunun çobanıdır. Anne-babanın ailesine karşı sorumluluğunun başında çocuklarını eğitmek gelir. Allah Teala çocukları dindar yetiştirmeyi, böylece onları cehennem ateşinden korumayı emreder. Peygamber Efendimiz iki-üç kız çocuğunu himaye edip büyüten, güzelce terbiye eden ve daha sonra da onlara iyiliklerini devam ettiren kimsenin cennetlik olduğunu bildirir. İki veya üç kız kardeşini himaye eden, eğitip yetiştiren kimseyi de aynı güzel sonuçla müjdeler. Efendimiz, yetimleri himaye eden kimselerle de cennette yan yana bulunacaklarını haber verir...
Anne-baba, çocuklarının namaz kılmasıyla ilgilenmeli ve bunu ısrarla takip etmelidir. Peygamber Efendimiz namaz öğretiminin yedi yaşında başlamasını, daha sonra da titizlikle izlenmesini ister. Çocuklara İslam geleneği, özellikle de selam verip alma edebi öğretilmelidir. Onları buna alıştırmak için Efendimiz’in yaptığı gibi çocuklara selam vermeli ve Müslümanların biribirleriyle selamlaşmasının önemi anlatılmalıdır...
Allah Teala, erkeğe eşiyle iyi geçinmesini emreder. Efendimiz de kadınlara iyi davranmayı emreder, onların değişmeyecek bazı huylarını değiştirmeye kalkmanın onları kırabileceğini söyler...
Efendimiz, kadınları dövmeyi şiddetle yasaklar. Kadınları dövenlerin hayırlı kimseler olmadığını ifade eder. Hz. Aişe, Efendimiz’in hiçbir eşine el kaldırmadığını belirtir. Dövmek şöyle dursun, Efendimiz, insanın kendi eşine kin beslemesini de doğru bulmaz ve şöyle buyurur: “İnsan eşinin bir huyunu beğenmezse bir başka huyunu beğenir...”
Erkek, eşine kendi yediği ölçüde yedirecek, giydiği seviyede giydirecek.. yaptığı işin ve kendisinin çirkin olduğunu söylemeyecek, onunla bir süre yatağını ayırmak zorunda kalsa bile bunu kendi evinde yapacak, böylece eşini başkalarının yanında incitmeyecektir. Yine Efendimiz’den öğrendiğimize göre, Allah rızası için yapılan harcamanın içinde en çok sevap kazandıran, ailesinin geçimi için yaptığı harcamadır. En hayırlı ve imanı mükemmel insan, aile fertlerine hayırlı olandır. Yardım etmeye geçimini üstlendiği kimselerden başlamalıdır. Geçimini sağlaması gerekenleri ihmal etmek büyük bir günahtır. Güzel geçinmek için, eşinin ağzına bir lokma koymak bile sevaptır. Ailesine karşı bu görevlerini ihmal etmeyen Müslüman, Peygamberimiz’in sevdiği Müslüman’dır.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
« Yanıtla #2 : Şubat 11, 2006, 06:58:48 ÖS » |
|
ÜNAL TÜZ
|
çok güzel bir ders;
Nalıncı Baba: Padişahın işi ne! Murat Han (III. Murat) o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar: - Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah.
- Hayır mı, şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı adımlarla Beyazıd’a çıkar, döner Vefa’ya. Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatli bakınır. İşte tam o sıra, orta yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar ‘Kimdir bu?’ Ahali ‘Aman hocam hiç bulaşma.’ derler, ‘Ayyaşın, meyhur’un biri işte!’
- Nereden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
Komşular öfkelidir
Bir başkası tafsilata girer. ‘Biliyor musunuz?’ der, ‘Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır, nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine.’ Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
‘İsterseniz komşulara sorun.’ der, ‘Sorun bakalım, onu bir kere olsun cemaatte gören olmuş mu?’
Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar mı ortada. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah önünü keser.
- Nereye?
- Bilmem. Bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz. Öyle veya böyle tebaamızdır. Defnini tamamlasak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
- Olmaz. Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim. Nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim Ayasofya’dan, Süleymaniye’den. En azından Fatih Camii’nden.
- Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.
Ve gelirler camiye. Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.
Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin ona keza. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır ‘Sultanım’ der, ‘Yanlış yapıyoruz galiba’.
- Nasıl yani?
- Heyecana kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya, Kimbilir hanımı vardı belki, belki de yetimleri?
- Doğru. Öyle ya. Neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler, sanki bu vefatı bekler gibidir. ‘Hakkını helal et evladım.’ der, ‘Belli ki çok yorulmuşsun.’ Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar.
Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, belki hatıralara dalar. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından. ‘Biliyor musun oğlum?’ diye dertli dertli söylenir, ‘Bizim efendi bir âlemdi vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar, ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya.’
- Niye?
- Ümmet-i Muhammed içmesin, diye.
- Hayret.
Sizin zamanınızı satın almadım mı?
Sonra malum kadınların ücretini öder eve getirirdi. ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım.’ derdi. ‘Öyleyse şimdi dinleseniz gerek...’ O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-ül İslâm okurdum.
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki.
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. ‘Öyle bir imamın arkasında durmalı ki...’ derdi, ‘Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli.’
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi.
- İşte bu yüzden Nişanca’ya, Sofular’a uzanırdı ya. Hatta bir gün ‘Bakasın Efendi!’ dedim,
‘Sen böyle böyle yapıyorsun; ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada’.
- Doğru öyle ya?
- ‘Kimseye zahmetim olmasın!’ deyip mezarını kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. ‘İş mezarla bitiyor mu?’ dedim. ‘Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?’
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra ‘Allah büyüktür hatun.’ dedi, ‘Hem padişahın işi ne?’
Türbesi Unkapanı’nda
Nalıncı Baba’nın asıl adı, Muhammed Mimi Efendi’dir. Bergamalıdır. 1592’de vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü ve onu evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, önüne bir çeşme koydurdu. Bir tekke ile adını yaşattı. Türbesi Unkapanı’nda, eski Cibali Tütün Fabrikası’nın arkasında, Haraçzade Camii karşısındadır. Sultan Murad da 3 sene sonra rahmet-i Rahman’a kavuştu. Ruhlarına el-fatiha.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
« Yanıtla #3 : Şubat 11, 2006, 07:00:40 ÖS » |
|
ÜNAL TÜZ
|
Kadınlar kokuyu nerede ve ne zaman sürünebilir? Bazı hanımlar etrafa yayılacak derecede tesirli kokular sürünüyor, bakanların dikkatini çekecek durumda ziynetli giyinip, süslü geziyorlar. Bunun câiz olup olmadığı hususu da tartışılıyor, haramdır, değildir diyenler oluyor. Bu hususta sizin bilginiz nedir? Hanım koku da sürünür, ziynet de takabilir, süslü de giyinebilir. Ama bütün bunları sadece nikâhlısı için yapar, beyine karşı gösterebilir. Beyinin dışındakilere böyle süslü, kokulu, ziynetli görünmesine hem sebep yoktur, hem de cevaz... Zira beyi dışındakilere de aynı şekilde süslü, kokulu bulunmak, onların dikkatini kendi üzerine çekip, zihinlerini kendisiyle meşgul etmek demektir. Halbuki hiçbir erkek; kendi hanımının, başkasının dikkatini çekip zihnini meşgul etmesini, bakışlarını üzerine toplamasını istemez. Nitekim haysiyetli bir hanım da beyinden başkasının kendisine bakıp, meşgul olmasını arzulayıp, memnun olmaz.
İşte bu bakımlardan evi içinde, beyine karşı koku sürünüp, ziynetlerini gösteren bir hanım, aynı şeyi yabancılara karşı izhar edemez; sokakta, çarşı pazarda aynı koku ve süsle gezip, yabancıların dikkatini çekecek giyim ve kuşamda olmayı tercih edemez.
Peygamberimiz, Tirmizî’de kaydedilen bir hadisinde şöyle buyurmuşlardır:
- Geçtiği yerdeki insanları tesiri altına alacak kokuyla gezen kadın günah işlemiş sayılır! Demek ki, bir hanım, geçtiği yerdeki erkeklerin duyacağı tesirde bir kokuyla gezemez, çevredeki yabancıların hissedeceği parfümlerle dolaşamaz.
Kadının bu gibi şâibelerden uzak olmasını isteyen Peygamberimiz, diğer hadîslerinde de şöyle buyurmuşlardır:
- Bir kadın, kocasından başkası için koku sürünür, sokakta, pazarda bu kokuyla gezerse bu hali ona sadece cehennemi kazandırır, utanç verecek tavır olur.
Anlaşılan odur ki, şahsiyetini korumasını bilen, saadetini sadece kendi evinde arayan hanımefendi, bütün süs ve ziynetini sadece beyine karşı kullanacaktır. Beyi dışında hiçbir yabancıya karşı gösteriş ihtiyacı duymayacak, süslü püslü görünmeyi mahzurlu bilecektir.
Camiu’s-Sağîr’deki bir hadîste bu hususta daha da açık hüküm vardır. Şöyle buyurulmaktadır:
- Tesirli kokular sürünüp de camiye giden kadın, bu kokusunu yıkayıp da tesirini yok etmedikçe (nafile) namazı kabul olmaz. Demek camiye giderken de olsa koku sürünüp gitmek kadın için câiz olmayan bir harekettir. Cami ile süründüğü koku birbiriyle bağdaşmayan iki zıt anlayışın ifadesi olur.
Kadın beyine süslü görünmek için beyazlayan saçını siyaha boyatamaz. Ama siyahın dışındaki boyaya boyatabilir. Nitekim birçok dindar hanım saçlarını kına ile renklendirir, varsa beyazını böyle boyamış olurlar. Kına ile boyamanın sünnet olduğunu ifade eden fıkıh kitapları, beyazı siyaha boyamanın da mekruh olduğunu bildirmekteler.
Nitekim beyaz saçın Müslüman’ın nuru olduğunu bildiren Efendimiz, kıyâmette o nurun aydınlığında mü’minin yol alacağını bildirmiş, bunu siyahla kaplamanın, yolu karanlığa gömeceğine işarette bulunmuştur.
Aynı hüküm erkek için de variddir. Beyazı siyah ile örtemez.
Başını erkek başı gibi tıraş ettirip, ensesi görünecek derecede saçlarını kısaltan kadına da Allah’ın lânet ettiğini haber veren Efendimiz, kadının utanmasının, en büyük hasleti olduğunu, utanan kadının yüzünde nurdan bir hayâ perdesinin bulunduğunu, utanmayanın ise bu hayâ perdesinin yırtıldığını, perdesiz duruma düştüğünü bildirmiştir.
Kadın, çevrede normal sayılıp dikkati çekmeyecek derecedeki ziynetlerini, yüzüğünü günlük hayatında takabilir. İhtiyaç hissederse bunlarla sokağa çıkabilir. Zira bunlar çevrede normal kabul edilen şeylerdir. Dikkat çekici seviyede değildir. Haset ve tahrike sebep olmaz.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
« Yanıtla #4 : Şubat 11, 2006, 08:03:14 ÖS » |
|
reney45
|
çok güzel paylaşımlar
|
|
|
|
|
Logged
|
- [COLOR=darkslateblue]Gözlerde yaş yoksa, ruh gökkuşağına sahip olamaz.[/COLOR]
- Söz kalpten çıkarsa kalbe kadar gider, dilden çıkarsa kulağı aşamaz.
[/COLOR][/SIZE][/SIZE]
|
|
|
|