Egemenliğin mahkemeye devri


Türkiye'de yaşanan tahtları sallanmakta olan egemenlerin mevcudiyetlerini korumalarını sağlamak için verdikleri anti-demokratik bir mücadeledir. Bu mücadelede Anayasa Mahkemesi bir meşruiyet aracıdır

Yrd. Doç. Dr. İlknur Türe (*) Siyaset bilimi ve hukuk profesörü olan Ran Hirschl, 2004 yılında, “Yargıç Devletine Doğru” adlı bir kitap yazmış ve aynı yıl içinde Türkiye'ye de yer verdiği Mısır, İsrail olmak üzere üç ülkedeki anayasal denetimi inceleyen bir makale yayınlattırmıştır.
Ran Hirschl'in anayasal denetim ile ilgili tüm eserlerinin incelenmesini yaptığım bir dergide yayınlanmış olan çalışmamdan Anayasa Mahkemesi'nin özellikle son kararının altında yatan gerçekleri açıklayıcı olduğunu düşündüğüm kısmı aktarmayı bir vazife olarak görüyorum ve bunları dile getirmenin, olan bitenler karşısında sessiz kalınmaması gerektiğinin ve bunun için özellikle akademisyenlere görev düştüğünün çağrısını da yapıyorum.
Ran Hirschl'e göre, egemen elitlerin bulunduğu ülkelerde farklı görüşlerde olan -elitlerin görüşlerini, değerlerini, bakış açılarını paylaşmayan- grupların artmasının sonucu olarak, söz konusu elitler, sapmalar gösteren çoğunluğun yönetiminin üzerinde kendi değerlerini korumanın ve güçlü kılmanın yollarını aramaktadırlar. Bunu da karşı grupların çoğunluk oluşturup iktidara gelmeleri gibi bir durum olmadan önce, başka bir deyişle “çok geç kalmadan” önce yaparlar. Anayasal denetim yapan mahkemelerin kurulması ve güçlü kılınması bu arayışların bir sonucudur. Hirschl'in inceleme konusu olan ülkelerdeki anayasal denetim mekanizmalarının uygulamadaki siyasal işlevinin, yazarın ileri sürdüğü “egemeni koruma” tezini desteklediği söylenebilir.
Çalışmasının Türkiye ile ilgili bölümünde ilk olarak, Türkiye'nin kendisini birçok İslam toplumundan farklı biçimde katı bir din-devlet ayırımının olduğu, tamamıyla seküler bir devlet olarak tanımlamasından söz etmiştir. Bundan başka 1982 Anayasası'nın kuvvetli bir biçimde seküler anlayışla oluşturulduğunu, ancak buna rağmen 20 yıldır İslami anlayışın canlandığını belirtmektedir.
YARGININ MÜHENDİSLİK İŞLEVİ Türkiye'nin Batı ile askeri ve ekonomik bağları ve süregelen AB'ye katılma macerası ile birlikte Türk halkı içinde anti-seküler düşüncelerin artmakta olduğundan söz eden Hirschl, egemen elit tarafından seküler-dinsel çatışmanın Türk yargısına intikal ettirildiğini, çünkü güçlü seküler çevre için bunun oldukça çekici bir çözüm olduğunu belirtmektedir. Böylece yasallık görünümüne girerek ve Batı tipi anayasal demokrasi uyguladıkları izlenimi vererek kökten dinsel tehdit ile kolayca savaşabilmektedirler. Açıkçası Batı tipi anayasal demokrasi uyguladıkları görüntüsü altında egemen ideoloji olan seküler düşünceye sahip elit sınıf aslında anayasal demokrasi uygulamamaktadır; yalnızca uyguluyor görünmektedir. Popüler siyasal baskıdan korunarak, karar verici organın (yasamanın) kararlarının uygulanmasını istemeyen bu sınıfa alternatif olarak oluşturulan Türk Anayasa Mahkemesi, egemen sınıfa etkin olma avantajı sunmaktadır. Daha açık ifadeyle, Anayasa Mahkemesi çoğunluğun iradesi olan parlamentonun kararlarının uygulamaya geçmesini önlemek için çok etkili bir araç durumundadır. Böylece dindar kesimi ve onun politik tercihlerini meşru siyasal alandan dışlamak için Anayasa Mahkemesi önemli bir mercidir.
Hirschl Anayasa Mahkemesi'nin egemen ideolojiye hizmet etmek için oluşturulduğunu ve uygulamaların demokratik bir açıklamasını yapamayacak bu sınıfa iyi bir kalkan olduğunu ifade etmiştir makalesinde.
Siyasetçilerin bakış açısından siyasal karar verme otoritesini mahkemelere devretme, sorumluluğu değiştirmenin etkili bir aracıdır; böylece kendileri ve temsil ettikleri kurum için risk azalacaktır. Eğer siyasal yönetme gücünün devri, siyasetçilere olan güvenilirliği artırır ya da suçlamayı azaltır ise bu siyasetçi-ler için faydalı olmaktadır. Siyasal güç sahipleri belirli siyasal tercihlerle ilgili uzun dönem kararları üzerinde bir güvensizlik sinyali, kazananın olmadığı bir siyasal dilemma ile karşılaştıklarında ya da politik alanda daimi bir kamu çatışmasının yer almasını istemediklerinde yargıya durumu intikal ettirirler. Son kertede, din ve devlet probleminin siyasal alandan yargıya intikali, moral ve siyasal kararlarda hiçbir kazananın olmayacağı durumdan sakınmak için siyasetçilerin aradığı uygun bir limandır aslında. Sıcak bir mücadelenin olduğu konular -Türkiye'de sekülarizm ve demokrasi arasında denge oluşturma (yani sekülarizm ve demokrasi karşı karşıya gelmektedir)- çoğunluğun karar alanı olan seçilmiş meclislerden ziyade Anayasa Mahkemesi'nin çözmesi gereken bir alan olarak görülmektedir. Diğer bir söyleyişle, yargıya intikal, bu tür niteliğe sahip problemlerde siyasal faktörlerin bir çözümüdür, yargının değil. Kısacası, bu tür konuların yargıya intikali siyasal bir karardır ve egemen güçteki siyasetçilerin kararıdır.
Hirschl'e göre anayasal denetimin esası incelendiğinde, bu ve diğer çatışan problemlerin siyasal arenadan mahkemelere intikali, etkin ama giderek artan bir tehdit içinde olan ve kendi politik tercihlerini sağlamlaştırmak arayışında olan elitler için mükemmel bir yoldur. Yargıya ve yargı yaptırımına intikal etme, etkin ama halk destekleri ciddi bir erozyona uğramış olan ve çevre grupların artan etkisine karşı kendi politikalarını sağlamlaştırmak hatta bozulamaz hale getirmek arayışında olan gruplar için bir çözüm niteliğindedir.
Kanımca, Hirschl'in yaptığı incelemeler ile ulaştığı bu sonuçların üzerine başka söylenecek bir söz yoktur ve Türkiye'deki mevcut durumu açıklayabilecek bundan daha üstün bir tez bulunmamaktadır. Bilindiği gibi Anayasa Mahkemesi Türkiye'de ilk kez 1961 Anayasası ile oluşturulmuştur. Yapılışı itibari ile bir uzlaşım sonucu ortaya çıkmamış olan ve 1960 darbesi ardından darbecilerin belirlediği kişiler ile oluşturulmuş Kurucu Meclis'le hazırlanmış ve halkoyuna sunulmuş bir Anayasa niteliği taşıyan 1961 Anayasası egemen güçlerin amaçlarına hizmet eder nitelikte bir Anayasa'dır. Anayasa Mahkemesi gibi çoğunluğun iradesi ile iktidara gelmişleri denetleyecek kurum ve mekanizmalar ilk kez bu Anayasa ile oluşturulmuştur. Yine darbe sonucu oluşturulmuş olan 1982 Anayasası da aynı amaca hizmet eder nitelikte olduğundan aynı kurum ve mekanizmalar daha da güçlendiri-lerek Anayasa'da yerini almıştır.
HUKUKU SİYASALLAŞTIRMANIN ÖRNEĞİ Bu Anayasaların kendileri meşruluk taşımaz iken Anayasa'ya uygunluk denetimi yapan bir kurumun nasıl meşruluk taşıyacağı konusu düşündürücüdür. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi'nin icraatları Anayasa'ya uygunluk denetimini aşan ve Anayasa'ya uygun olduğu halde iptal edilen karar ve uygulamalar ile doludur. 1983'ten bu yana 18 parti kapatılmıştır ve gösterilen gerekçelere bakıldığında herhangi bir eylem olmaksızın yalnızca parti beyanlarına bakılarak yargıçların anladığı biçimde yorumlama yapıldığı ve sonuca varıldığı, Anayasa'ya uygun kapatma gerekçesi bulmak için ise çok zorlanıldığı görülmektedir. Anayasa Mahkemesi'nin son icraatı olan Cumhurbaşkanı seçmek için toplantı yeter sayısının 367'ye ulaşmamış olması Anayasa ile belirlenmiş bir durum bile değildir; 367 karar yeter sayısıdır. Apaçık bir şekilde anayasal denetim yapan bir organ Anayasa'yı çiğnemiştir. Peki bunun denetimini kim yapacaktır. Seçimle gelmeyen ancak seçimle geleni engelleyen, siyasal sorumluluğu olmayan ama olanı dizginleyen bir kurumdur Anayasa Mahkemesi.
Bu durumda anayasal denetim yapan kurumların demokrasiye hizmet ettiğini savunan siyaset teorisyenlerinin demokrasinin tanımını değiştirerek anayasal denetim yapan bu tür kurumlara meşruluk kazandırmalarından başka çareleri yoktur. Aksi takdirde anayasal denetimin demokratik niteliğini asla açıklayamayacaklardır. Türkiye'deki mevcut durum Ran Hirschl'in söylediği gibi tahtları sallanmakta olan egemenlerin mevcudiyetlerini korumalarını sağlamak için verdikleri anti-demokratik bir mücadeledir. Robert Dahl'ın ünlü bir deyişi bile tek başına Türkiye'deki durumu açıklamaya yeterlidir:“Üyeleri egemen elit tarafından belirlenen bir mahkemenin, bu elitten bağımsız, hak ve adalet normlarını gözönüne alarak hareket edeceğini söylemek gerçekçi olmayacaktır”.
* Muğla Üniversitesi Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi