|
since
|
Gelenek bozulmadı. Bugüne kadar bütün cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aktif bir rol oynayan ordu, 11. cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de etkisini gösterdi ve 27 Nisan muhtırası Türk siyasi hayatında yerini aldı.
Önceki ordu bildirilerinde, daha çok asayiş sorunlarının rejim sorununa dönüşebileceği noktasında uyarılar vardı. Doğrudan hükümeti hedef alan, hükümet üyelerini suçlayan ifadelere rastlanmamaktaydı. Öyle ki 1971 Muhtırası'nda mevcut sorunların parlamenter sistem içinde çözülmesi gerektiğine dair vurgu bile yapılmaktaydı. 71 muhtırasını ölçüt olarak alırsak 27 Nisan, doğrudan hükümeti hedef alması, bazı bakanları itham etmesi ve metnin sonunda tehditvari bir ifadeye yer vermesi açısından muhtıradan bir adım ileri darbeden bir adım geri mesafede durmaktadır. Ve hiç kuşkusuz asıl mücadele, egemenliğin kullanımıyla ilgilidir. Bu cumhurbaşkanlığı seçiminin diğerlerinden temel farkı, seçilebilecek adayın sivil olmasıdır. Bu sava Bayar'dan başlayıp Özal, Demirel ve Sezer'in de sivil cumhurbaşkanlarımız olduğu itirazı gelebilir. Ama "sivil" kavramının, etimolojik ve epistomolojik bir tartışmaya girmeden en basit tanımıyla "devlet alanı" dışı olduğunu hatırlatmak gerek. Bu bağlamda bürokrasi devlet alanının dışına değil bilakis merkezine işaret eder. Aslında "halk" tanımı da buradan hareketle yapılır. Yani devlet alanının dışı. Bürokrasi ise halktan ayrılmış lojmanları, tatil kamplarıyla kendisine keskin sınırlarla çizilmiş ayrı bir yaşam alanı oluşturur. Cumhurbaşkanının sivilliği bir başka açıdan daha değerlendirilebilir. Bu da görev süresi boyunca cumhurbaşkanının uygulamalarıdır. Cumhurbaşkanı devlet alanı içinden gelebilir; ama uygulamalarıyla sivil alanın, siyasal alanın genişletilmesine katkı sunarsa yine sivil cumhurbaşkanı olarak nitelendirilebilir. Abdullah Gül'ü ikinci kritere göre değerlendirme şansımız yok. Cumhurbaşkanı olarak uygulamalarını göremedik. Ama birinci kritere göre değerlendirdiğimizde, seçilmiş olsaydı ilk sivil cumhurbaşkanı diye nitelendirmemiz mümkün olacaktı. Abdullah Gül'ün sivil olmasına işaret eden tek özellik askeri ve sivil bürokrasi dışından gelmesi değildi. AK Parti, temsil kabiliyeti açısından daha önceki merkez sağ partilerden ayrılıyordu. AK Parti öncesi merkez sağda bulunan partiler Duverger'nin de işaret ettiği gibi "kadro partisi" olma özelliği gösteriyordu. Yani, her ne kadar milletvekilleri yerel değerleri temsil etme açısından çevreyi merkeze taşıyorlarsa da partinin merkezindeki bürokratik-elitist kadro, devlet alanının siyasete egemenliğini devam ettiriyor ve siyaset alanının tanzim edilme sürecinde önemli bir işleve sahip oluyordu. SİYASET VE DEVLETİN SINIRI Aslında siyaset ve devlet alanının tanımlanması ve sınırlarının çizilmesi 1946-50 yılları arasında çok partili hayata geçerken İnönü ve Bayar tarafından gerçekleştirilmişti. Bayar, Demokrat Parti'nin programını resmi makamlara vermeden önce Çankaya'ya giderek İnönü'ye sunmuş ve onun olurunu almıştı. İnönü'yle aralarında şu konuşma geçmişti: “İnönü: Terakkiperverler'de olduğu gibi "itikadı diniyeye biz riayetkârız" diye bir madde var mı? Bayar: Hayır, Paşam. Laikliğin dinsizlik olmadığı var. İnönü: Ziyanı yok. Köy Enstitüleri'yle, ilkokul seferberliğiyle uğraşacak mısınız? Bayar: Hayır. İnönü: Dış politikada ayrılık var mı? Bayar: Yok. İnönü: O halde tamam....” Böylece Türkiye'nin siyasal yapısı, bir başka deyişle demokrasisinin sınırları çiziliyordu. Buna göre laiklik konusu ile dini ve sosyal talepler, eğitim konusuyla Batılı modernleşme biçimi, Doğu ve Güneydoğu konusuyla da etnik ve kültürel talepler siyaset alanı dışında bırakılıyor ve devletin dış politikası sorgulanamaz, tartışılamaz bir konu olarak devlet alanı içine alınıyordu. Bu konuları siyasi partiler aracılığıyla ifade etmek veya bu konulardan doğan sorunları siyaset alanına taşıyarak çözüm aramak; dini istismar etmek, gericilik, bölücülük ve vatan hainliği olarak değerlendirilecek ve bu sistem on yıllar boyu devam edecekti. Başka bir deyişle bu alanlar siyaset dışı kalacak, devlet alanı içerisinde bırakılacak ve siyasi partiler de geriye kalan alanlarda politika üretebileceklerdi. Bugün bunalımın temeli siyasi kanalların tıkanıklığından ileri gelmektedir. Eğer toplumsal talepler ve/veya toplumsal sorunlar siyasi partiler aracılığıyla siyaset alanına taşınamıyorsa, tarihin 2007 veya 2117 olması siyasete dışarıdan müdahale edilmesini tek başına engelleyebilecek bir amil değildir. Demokratik mekanizmaların kurulamadığı her toplum dış konjonktürün de uygun düşmesiyle her zaman siyaset dışı müdahalelere açık hale gelecektir. 1950 yılında demokratik standartlara sahip ilk seçimlere gidilirken CHP milletvekili Cevdet Kerim'in "bu memleketi hassolara memolara teslim etmeyiz" anlayışını, dönemin hiciv ustalarından Neyzen Tevfik iki mısra ile anlatmıştı: “Rızk için Allah kerim / Fısk için Cevdet Kerim.” * Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi [INDENT][INDENT][INDENT] ENSAR YILMAZ (*) [/INDENT][/INDENT][/INDENT]
|