« : Kasım 28, 2005, 08:55:23 ÖS » |
|
|
|
|
|
« Yanıtla #1 : Kasım 28, 2005, 08:58:01 ÖS » |
slandoss
|
TOPRAK ADAM
Eylül geldi. Kasaba şimdi daha ıssız, daha sakin. Yazlıkçıların ve turistlerin şehre dönmesinden sonra sahil yine eski haline döndü. Büyük, yüce ve unutkan denizin kıyısındaki taş ve kum kıpırtısız uzanıyor. Güzel bahar günleri geri gelmek üzere. Yapraklar dökülmeye çoktan başladı bile. Kuruyan dere yataklarına gökten ilk damlalar düştü. Denizin dalgaları yavaş yavaş yükseliyor. Kasaba sessiz, huzurlu. Bir tek yabancı bile yok. Böyle biz bize..
İhsan Bey rakısından bir yudum aldı. Sahildeki yazlığında tek başına oturuyor. Yazlık dense de evine, aslında bir yazlık değil bu. Artık değil.. Bu, kasabada sahile yapılan ilk evdir.. Yirmi yılı aşkın bir süredir İhsan Bey yaz kış bu evinde oturuyor. Artık o bir ‘kasabalı’. Yerli halktan biri.
Sahil yolundan traktörle genç Hasan geçti. Köye gidiyor. İhsan Bey’i balkonunda otururken görünce elini kaldırıp gülümsedi. İhsan Bey delikanlının selamını rakı bardağına aldı. Sonra da bir yudumda bunu mideye indirdi. Bir parça peynir kopardı. Bunu lokmaya çevirdi. Sonra bir parça da kavun. Rakı.. Su.. Rakı.. Su.. Rüzgar..
Güzel bir Eylül günü bu. Güzel bir bahar sabahı. Bağbozumu, yağmur, kasvet.. Koskoca bir hayatın muhasebesi yapılsın. Şimdi bunun zamanıdır.
Başını çevirip baktı. Kızının resmi salonda, büfenin üstünde duruyor. Genç bir kızın üniversiteden mezun olduğu gün çektirdiği bir resim. Yanında bir resim daha: Üç kişilik bir ailenin resmi. Kızı, damadı, torunu.. Torununu görünce -onu her gördüğü zaman yaptığı gibi- sıcacık, dolu dolu gülümsedi.
“Kerata! Özledim seni..”
Deniz dümdüz uzanıyor. Evinin yirmi beş metre kadar önünde.. Deniz büyük ve yüce. Yüce ve hafızasız.. Huzurlu. Ah o büyük huzur! O depderin su! O huzur!
“Şu dalgalar boğsa beni! Boğsa, silinsem.. Bu keder, bu Eylül günü.. Bu yalnızlığım.”
Karısı Neriman on yıl önce toprak olmuştu. O da İhsan Bey gibi bir öğretmen emeklisiydi. Hayatları boyunca doğru bildiklerini söylemiş, doğru olduğunu düşündükleri şeyi yapmışlardı. Bunun sonucunda sürgünler, soruşturmalar, davalar.. Onca zulüm, onca acı, onca hakaret! Fakat değerdi.. Hepsine değerdi. Adam gibi adamlar yetiştirmiş olmanın verdiği iç huzuru.. Bayramlarda arayan bir iki eski öğrenci. Değerdi ki hem de nasıl!
Ama artık Neriman yok. Kızı da bir hafta önce torununu alıp şehre, kocasının yanına döndü. Damat senelik iznini bu yazlıkta geçirmiş, iki hafta önce de işinin başına dönmüştü. Bir bankada çalışıyordu. İhsan Bey’in kızı Oya, bir hafta daha oğlu Mertle birlikte babasının evinde kaldıysa da en sonunda tabi onlar da ait oldukları yere, yani evlerine dönmüşlerdi.
“Ne demek kızım, burası da sizin eviniz sayılır.”
Tabi! Anlat anlatabilirsen bunu bu yeni yetmelere..
Aslında İhsan Bey de onlara hak veriyordu. Artık koca kadın olmuştu Oya. Bir evi, bir işi, bir ailesi vardı. Altına kaçıran o bebek, konuşmayı bilmeyen küçük kız, mazide, çok çok uzakta, yıldızlardan da uzakta, artık gidilmesi mümkün olmayan bir yerde kalmıştı. Ne yazık! Fakat işte buna diyorlar, hayat diye..
Şu rüzgar..
Şu kasabayı çeviren, şu yüce, şu koskoca dağ.. Şu deniz..
Sürülmüş tarlaların mis gibi kokusu burnuna geldi. Eylül camlardan sızıyor. Buğu, damlacıklar ve soğuk.. Rüzgarın tiz çığlıkları kapı pervazlarında. Hava iyice soğudu. Bir yazı daha geride bıraktık. İnsanlar O’nu da sever. Denize girmeyi, sıcağı.. Parlak güneşle beraber parlar çocukların yüzü. Okul tatili.. Bisiklet.
Yine de bizi asıl büyüleyen, asıl kendine bağlayan şey, hüzün yüklü bulutları ve kasvetli havasıyla ‘sonbahar’ denen değil mi? En çok bu mevsimde şiir yazılır. İlkbahar ve yaz aşklarının acısı bu mevsim çekilir. Bu mevsimde gider kuşlar. Kuşlar, yapraklar.. Ve gelir yine, yalnızlık.
Okul sıralarında üşür çocuklar. O ışıltılı günlerden eser kalmamıştır, yazık. Sınav heyecanı, hoca korkusu, sıkıntı.. İlk gençlik aşkları bu sıralarda yaşanır. Tren istasyonlarında, yapraksız ağaçlıklarda, beton duvarlarda aranır ilk sevgilinin yüzü.. Otobüs kuyrukları ve dükkanlar kalabalıktan geçilmez. Her şey acı vericidir, eğer aşıksan.. Eğer o yoksa.. Her şey yüreği acıtır: Akşamları ışıklı pazarlar, ışıklı manavlar ve kasap, şehrin soğuk kaldırımları, dolmuş kuyrukları, parklar.. Anlatmakla bitmez.. Şehir! Şehir anlatmakla bitmez.
İhsan Bey’in gençlik aşkı biricik Nerimanıydı. O acıları o, ilk kezinde Neriman için çekmişti. Bir daha da hiç çekmedi. Neriman’ı sevdi o hep. Nerimanına tutuldu. Güneş ve ay istisnasız her yıl nasıl tutulduysa, o da her yıl Neriman’a aşık oldu bir kez daha. Hep onu sevdi. Hep. Ama artık Neriman yok.
Aşk acısını İhsan Bey işte asıl şimdi çekiyor.
Bu ev Neriman’ın evi. Bu karyola Neriman’ın. Bu masa, bu dolap, bu komodin.. Bu terlikler.. Neriman’ın.
On sene oldu. On sene.. İsterse yirmi, otuz olsun. Bu acı hiç dinmeyecek. Küçük Mert de gitti şimdi. Küçük Oya, küçük Mert’i alıp götürdü.. Evine. Bir Eylül yalnızlığında kıvranıyor İhsan Bey.
Bir yudum aldı rakıdan. Bir parça peynir. Kavun, su..
“Deniz beni çağırıyor.”
İçinden böyle demek geldi: “Deniz beni çağırıyor.” “Gideyim öyleyse.”
Rakıdan son yudumu alıp ağır ağır ayağa kalktı. Bardağı, rakı kadehini, peyniri, kavunu, su dolu sürahiyi ve boşalmış rakı şişesini mutfağa götürdü. Geldi.. Götürdü. Geldi.. Götürdü.
Bitirdi.
Islak bir el beziyle masayı bir defa sildi.
Sonra hırkasını aldı. Dışarı çıkıp anahtarla kapıyı kilitledi. Bir defa.
Issız sahil yolunda yürümeye başladı. Kimsecikler yok.
Yüce dağ, bulutlar, deniz.. Hepsi kutsal bir bütünün, bir büyük Dev’in parçası.. Huzurlu, sakin bir bütün. Dalgalar dayanılmaz bir düzenle, ardarda ve kesintisiz, sahile vuruyor. Kumsalda çıplak ayak izleri var..
Dağ sessiz. Kasabanın batı ve güney yanlarını çevreliyor. Dağ sessiz, kocaman bir dev. Hakkında anlatılan acıklı aşk efsanesindeki kıza benziyor biraz. Boylu boyunca uzanmış. Karnında da bir çocuk var.
Bulutlar yağmur yüklü. Hava rutubetli, ağır. Her an yağmur yağabilir. Toprak da hevesli zaten. Açılmış, kabarmış bekliyor. Bacakların’ açmış bekliyor.
İhsan Bey sahil yolunda hiç kimseye rastlamadı. Henüz çok erken. Bütün dükkanlar kapalı. Köyler uzakta. Kimse yok. Bir Allah’ın kulu bile..
“Şöyle tarlalara doğru bir uzanalım bakalım.”
İhsan Bey öyle de yaptı. Geniş, düzgün, parke yolda doğuya doğru yürüdü. Güneşin doğduğu yere.
Yol boyunca yine kimseye, hiç kimseye rastlamadı. Güneşin sıcak ışığı depderin bir sessizliği sarıya boyamaktaydı. Toprak ağırbaşlı ve genç. Aydınlık yollarda güneş, bir ayrık otu istilasını aydınlatıyor.
Yaban ayrık otu kaplı.
“Tamam.” diye düşündü. “İşte burası.”
Kimsesiz, yeni sürülmüş bir tarlaya adım attı. İn cin top oynuyor burada. Toprak suya aç, bakir. Şehvetle kabarmış. Uzunca bir süre orada öylece durup toprağa baktı. Sanki deli toprağın göğsü kalkıp kalkıp iniyor. Sanki nefes alıyor dev. Sanki hayatta.
Hipnotize olmuş gibi uzunca bir süre seyretti. Sonra İhsan Bey, tarlanın ortasına kadar yürüdü. Kollarını havaya kaldırdı. Başını kaldırıp, yavaş yavaş toprağı ısıtmaya başlayan güneşe baktı. Gözlerini yumdu sonra.
Güzel bir hayat sürmüştü. Sıkıntı ve acıyla dolu, sefalet çektiren bir hayat. Fakat bir ‘eşi’ vardı onun. Bir hayat arkadaşı.. Bir yoldaşı, bir sırdaşı.. Bir insan..
Sevdiği tek sevgili.. Aşık olduğu, yıllarını birlikte geçirdiği, birlikte ağlayıp birlikte güldüğü ve o ölünce onunla birlikte öldüğü sevgili, biricik eşi..
Artık bu Dünya’da yapacak başka işi kalmamıştı. Kollarını havaya kaldırdı ve..
Toprak oldu İhsan Bey.
Kimsenin onu görmediği bir anda toprak oldu ve döküldü.
Eylül yağmuru başladı....
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
« Yanıtla #2 : Kasım 28, 2005, 09:00:03 ÖS » |
slandoss
|
RÜYA
Önce bir savaş meydanını gördüm. Manzara korkunçtu. Patlamaların, ateşin ve dumanın içinde yaralı insan bedenleri yerlerde sürünerek ilerlemeye çalışıyor, kopmuş organların, el, ayak ve kolların kanlı yığını gitgide büyüyordu. Camlaşmış ölü gözleriyle bakıyordu gencecik delikanlılar. Ateşin sıcaklığını hissediyordum. Ben büyük bir kayanın arkasındaydım. Yanımda hiç tanımadığım birisi vardı. Sonra birden bana döndü: Bakışları dehşetle dolu ve de şaşkındı. Benimle sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi konuştu:
“Galiba yanlış yerdeyiz. Birliğe ulaşmaya çal....”
Seken bir kurşun, beni önceden tanıdığı anlaşılan adamın sol gözünden içeri girdi. Yere yığıldı. Başından akan kan ince bir çizgi halinde toprağa yürüdü. Toprak kanı kurak bir tarla gibi iştahla içine çekti.
Tüm kan nehre akıyordu. İki tane dar, tahta köprüyle geçilen, suları sakin, genişçe, gri nehrin iki yakasında alevler, patlamalar ve sonu gelmeyen ölüm dolu bir kurşun yağmuruyla süren anlatılmaz bir kıyım vardı. Genç bedenler paramparça olup yerlere savruluyor, ama yine de geride kalanlar, çaresiz, ileri doğru koşuyorlardı, ileri, hep ileri.. Marş! Gözlerinde bilinç kaybı, korku ve dehşet.. Sonra bir büyük patlama daha oluyordu. Ve dağılıyordu çevreye: Kol, bacak ve et..
Çok anlamsız bir şeydi bu.
Birdenbire kendimi bir partide buldum. Bir doğum günü kutlamasıydı bu. Yıllar önce ölmüş olan ağabeyimi gördüm. Şimdi adını çıkaramadığım bazı eski dostları.. Ev bir güzel süslenmişti. Bakırköy’de eskiden oturduğumuz evdi bu. Doğum günü çocuğu bendim. Yeniden o küçük, minik bedenin içine geri dönmüştüm. Annem birazdan pastayı getirecekti. Heyecanlıydım. İnsanlar hediye paketleriyle gelmişti. Demet de oradaydı. O zamanlar sadece küçük, neşeli bir yumurcaktı o. Aşık falan da değildim. Gerçi ‘sadece küçük, neşeli bir kız çocuğu’ diyerek küçümsememelisiniz.
Küçük, neşeli kız çocuklarında bu büyülü, bu devasa, bu zalim Dünya’yı değiştirecek kadar büyük bir güç saklıdır. Kutsaldır onlar..
Hava karardı. Sahilde yürüyorduk. Uzakta çok büyük bir kalabalık vardı. Sonra birden meydana bir araba girdi. Küçük araç kalabalığın içinde insanlara çarparak büyük bir hızla ilerliyordu. Silah sesleri duyuldu. İnsanlar paniğe kapılıp kaçışmaya başladı. Ezilenler, ölenler oldu. Bulunduğumuz yerden her şeyi açıkça görebiliyorduk.
İşin tuhafı bizim olduğumuz yerde akşam olmasına reğmen meydanda daha gündüzdü ve ortalık aydınlıktı. Ölenler oldu.
En tuhafıysa bu Dünya’nın ta kendisiydi. Hüzünlü Eylül akşamları ve büyük şehir halklarının o tekdüze yalnızlığı.. Bu engellenemeyen bir şeydir. Sanki ne kadar büyür ve ne kadar çoğalırsak o kadar yalnız kalıyor ve birbirimizden o kadar çok ayrılıyorduk. Çoğul bir yalnızlıktı bizim yalnızlığımız. Bahar akşamlarından biri ya da kara kışta gri bir sabah.. Farketmiyordu.
Yine o yalnızlığı duydum o yaz akşamında. Bir yazlık evin girişinde, beyaz bir masanın çevresinde, vernikli, parlak pergulelerin ılık gölgesinde oturuyorduk. Yanımdakilerden hiçbirini tanımıyordum. Yalnız, masadaki iki adamdan biri geçen yıl yazlıkta tanıştığım emekli albaya benziyordu. Sanırım oydu gerçekten. Fakat suratı sanki biraz eskisinden farklı gibiydi. Karısı da ilkokul öğretmenime benziyordu biraz. Uzaktan.
Birden bir deprem başladı. Evden dışarı çıktık. Gökyüzü yıldız doluydu. Kırsalda gece, şehirde olduğundan daha parlaktır. Yapay şehir ışığının geceye vuran şavkı burada zayıftır. Yıldızları görürsünüz.
“Tsunami vuracak. Çabuk çatıya çıkın. Çubukları getireyim.”
Çubuk dediği neydi, anlamamıştım. Ne işimize yarayacaktı?
“Çubuk ne? Ne çubuğu? Ne saçma, çubuğu ne yapacağız ki?”
Annem saçmalamamamı, acele etmemi söyledi.
“Biz bizim çubukları bahardan hazırlamıştık.” dedi.
Kır ölümüne güzeldi. Bir bahar günü.. Büyük yalnızlık.. İçimde korkunç bir aşk acısı duydum. Gerçek hayatta olduğu gibi ve gerçek hayatta olduğu kadar gerçekti. Midem büzüldü. Nefes alamıyormuşum gibi geldi. Derin bir nefes almayı denedim. Havayı sanki yeteri kadar içime çekemiyordum. Boğulur gibi oldum, silkinip bir iki adım ileri koştum. Daralmıştım.
Az ilerde küçük bir kız tek başına ip atlıyordu. Beyazlar giyinmişti. Korku filmlerindeki esrarlı kız çocuklarına benziyordu. Hatta onlardan biriydi. Ama bu kızı tanıdığımı hissediyordum. Aşık olduğum kadınla bir ilgisi vardı onun. Aşık olduğum o değildi, hayır, fakat onu tanıyordu. Aşkımı hiç değilse ona açmak istedim, içimi dökmek, sancıyı biraz olsun hafifletmek, biraz olsun nefes almak. Ona doğru yürümeye başladım. Fakat ben yürüdükçe küçük kız benden uzaklaşıyordu. Halbuki o yine olduğu yerde ip atlamaya devam ediyordu. Ve ben toprağı, otları ve küçük bir çayın hafif kıvrımlarını ağır ağır geride bıraktığımı görüyordum. Ama küçük kıza bir türlü ulaşamıyordum. Duygularımı ona açacaktım. Açamadım. Olmadı. Sancılar içimde kaldı.
Birdenbire zaman ve mekan tekrar değişti. Şimdi bulunduğum yer tıpkı bir bayram yeriydi. Oldukça da kalabalık. Burası bir büyük şehrin meydanıydı. Bu da bir bayram kutlaması ya da bir konser. Gece üzerimizde sessizce uzanıyordu. Gözlerim kalabalıkta o küçük kızı aradı.
Arkadaşlarıyla birlikte yanıma geldi. Büyümüştü. “Ben aslında onu seviyorum ama sen de onun kadar güzelsin.” diye düşündüm.
Bana, sırf güzelim diye mi beni seviyorsun diye çattı. Sırtını döndü. Küsmüştü.
Annem, babam ve ben. Kardeşim. Ağabeyim. Bütün arkadaşlarım. Bütün tanıdıklar. Benim tanıdığım ama birbirini tanımayan bütün o güzel insanlar.. Bir aradaydık. Bütün hayatım boyunca hayal ettiğim bir şeydi bu. İşte sonunda gerçek oluyordu. Üstelik başkaları da vardı. Tanımadığım dostlarım, tanımadığım sevgililer ve birçok ünlü insan. Şarkıcılar, sinema oyuncuları, sporcular, şairler ve yazarlar. Çoğu yıllar önce ölmüştü. Hepsi beni tanıyordu. Gecenin yıldızı bendim. Sanki bütün evrende beni tanımayan ve sevmeyen tek bir kişi bile yoktu.
Sonra az kişi kaldık. Yine gece, yine yıldızlar. Şehrin kalabalığını hissediyordum. İnsanlar evlerindeydi. Ama ne yazık!
Meteoru ilk ben gördüm.
Korkunç bir heyecan dalgası benliği sardı. Sevdiklerim için korktum. Birçoğu yanımdaydılar. Onlara sarıldım. Onlarla birlikte olduğum için mutluydum. Aklıma bir eski sevgili takıldı yalnız. Neredeydi şimdi kim bilir?
Dünya’nın sonu gelmişti. Ruhlar olup uçacaktık. Belki de bir yerlerde hepsiyle buluşacaktık.
Tuhaf bir dünyadayım şimdi. Enteresan yapılar. Gökte iki ay.. Garip turuncu bir ışık Dünya dışı uzay kentini aydınlatıyor. Bu biraz da bizim günbatımına benziyor.. Büyük gözlü, beyaz tenli yaratıklar yanımda ayakta durmuş bana bakıyorlar. Kafamda bir ağırlık var. Sanırım bir çeşit başlık. Aynı rüya devam ediyor. O aynı gariplik hissi. İnsanlık dışı, Dünya dışı bir kent bu.. Yaratıklar da öyleler.
Biri üstüme eğildi.
“Seni budala bu gerçek. HEPSİ gerçek, rüya değil!”
Gözlerimi kırpıştırıp yüzüne baktım. Anlamaya çalışarak..
Sıkı sıkı yumdum gözlerimi. Bu bir rüya olmalıydı! Sanki bir ilgisi varmış gibi, gözlerimi kapatırken dudaklarımı da birbirine bastırıp nefesimi tutmuş ve yumruklarımı sıkmıştım.
Gözlerimi açtığımda hala ordaydı.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
« Yanıtla #3 : Kasım 29, 2005, 08:42:27 ÖÖ » |
|
|
|
« Yanıtla #4 : Kasım 30, 2005, 03:59:09 ÖS » |
|
|
|
« Yanıtla #5 : Kasım 30, 2005, 03:59:57 ÖS » |
|
|
|
« Yanıtla #6 : Aralık 02, 2005, 10:27:36 ÖS » |
|
|
|
« Yanıtla #7 : Aralık 02, 2005, 10:28:27 ÖS » |
|
|
|
« Yanıtla #8 : Aralık 02, 2005, 10:28:59 ÖS » |
|
|
|
« Yanıtla #9 : Aralık 03, 2005, 10:55:51 ÖS » |
|
|
|
« Yanıtla #10 : Aralık 03, 2005, 10:56:38 ÖS » |
|
|
|
« Yanıtla #11 : Aralık 03, 2005, 10:58:24 ÖS » |
|
|
|
« Yanıtla #12 : Aralık 03, 2005, 10:59:58 ÖS » |
|
|
|
« Yanıtla #13 : Aralık 08, 2005, 04:18:23 ÖS » |
|
|
|
« Yanıtla #14 : Aralık 08, 2005, 04:19:39 ÖS » |
slandoss
|
BAYRAK (31874 Hit)
Ey,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, Kızkardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü! Işık ışık, dalga dalga bayrağım, Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım. Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder... Gölgende bana da, bana da yer ver ! Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar. Yurda ay yıldızın ışığı yeter.
Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün. Kızıllığında ısındık, Dağlardan çöllere düşürdüğü gün. Gölgene sığındık.
Ey, şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalan; Barışın güvercini, savaşın kartalı... Yüksek yerlerde açan çiçeğim; Senin altında doğdum, Senin dibinde öleceğim.
Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim: Yer yüzünde yer beğen ! Nereye dikilmek istersen, Söyle, seni oraya dikeyim !
ARİF NİHAT ASYA
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
« Yanıtla #15 : Aralık 08, 2005, 04:20:31 ÖS » |
|
|
|
« Yanıtla #16 : Aralık 08, 2005, 04:25:30 ÖS » |
|
|
|
« Yanıtla #17 : Aralık 08, 2005, 04:26:02 ÖS » |
|
|
|
« Yanıtla #18 : Aralık 08, 2005, 04:26:39 ÖS » |
|
|
|
|