« : Ağustos 02, 2006, 06:17:00 ÖS » |
BAYBARS
U.Ç.K.
|
fahrettin paşa (çöl kaplanı)
kelimesi kelimesine yakın tarihimizin dört cildinden faydalandığım " medine savunması " hikâyesini her okuduğumda tıkanarak, boğularak ağılıyorum. tarihte okuduğum hiçbir hikâye beni bu denli ağlatmadı. istedim ki tarihimizin en karanlık, en acıklı sahnelerini yeni yetişen nesil öğrensin, birlikte ağlayalım. 1. dünya savaşı' nda ittihat terakki' nin üç büyük paşası talat, enver, cemal paşalar, tüm cephelerde savaşmakta. çanakkale' de ikiyüz bin, sarıkamış' ta yüz bin şehid, irak' ta, bingazi' de, filistin' de sayısı bilinmiyor, polonya sınırı galiçya' da dahi yirmi bin türk askeri savaşmakta. cemal paşa komutasındaki süveyş' te, ingilizlere karşı elde avuçta ne kalmışsa, anadolu çocukları son neferine kadar cephelere koşmakta. tarihin en güçlü ordularına karşı bütün sınırlarında birkaç yıldan beri kıran kırana savaş vermiş komutanlar - askerler, nefes almadan, yıkanmadan, elbise değiştirmeden, bir cepheden diğerine koşmakta. güney cephesinde cemal paşa, adana' dan yemen' e kadar uzanan yolda askeri birlikleri süveyş' e yığmak telaşı içinde. yol yok, at yok, deve yok, bir de üstüne lawrens' ın kandırdığı irili ufaklı bedeviler her yerde ayaklanıp yolları kesmekte. şam' dan mekke' ye uzanan demiryolunun uzunluğu 1300 km. ingilizler' den konserve, çikolata, altın yardımı alan araplar demir yolunun her mıntıkasını, ray ray dinamitlemekte. tamamen çölün içinden geçerek mekke' ye kadar uzanan 600 km.' lik hat " ateş altında ", saldırılara uğramakta. dünya tarihi bu kadar uzun bir cephe, bu kadar uzun bir ateş hattı yazmadı. tüm bu ıssız, bucaksız çölleri koruyacak olan istanbul, çankırı, trabzon doğumlu anadolu çocuklarıdır! cemal paşa, bu uzun demiryolu müdafasının imkansızlığını anlayıp, yemen' e kadar uzanan birlikleri geri çekip, süveyş cephesine göndermek istiyor. ancak, peygamber kabrinin bulunduğu mekke' nin savunulması osmanlı için istanbul' dan da önemli. anadolu çocuklarını başka cephelere gönderse bile, peygamberin mezarından asla uzaklaşmak istemiyor, hicaz çöllerini kesinlikle bırakmak niyetinde değiller. yıllardır bizim adamımız gibi görünen mekke emiri şerif hüseyin, cemal paşa' ya derin bir saygı ve nezaket içinde mektuplar göndermekte. ancak, ingiliz altınlarına, konservelerine, çikolatalarına dayanamaz, başkaldırır. mekke' nin komutası fahrettin paşa' daydı ve hiç değilse üç - beş bin kişilik bir kuvveti yalvararak istiyordu. cemal paşa, mustafa kemal ve sonra tarihçiler de, bu sonsuz çöllere boşu boşuna 20 bin askerin açlıktan ölmesinin gereği olmadığını, tüm birliklerin acil olarak süveyş' de toplanılmasının doğru olacağına inanıyordu. ancak, savaşta haberleşmeler, yolların uzunluğu, geceden geceye değişen taktikler, o denli yorgunluk, toz, telaş, kan, ter içindeydi ki, emirlerin bir yere gitmesi, komutanların fikirlerinin alınması zaman alıyordu. hatta cemal paşa, fahrettin paşa' nın yerine ismet inönü' yü teklif etti. inönü daha çok küçük dediler. sonra enver paşa, telgrafla mustafa kemal' i gönderiyorum dedi. mustafa kemal acilen filistin' e, cemal paşa' nın yanına geldi. son fikir olarak, fahri paşa' nın bölgeyi iyi bildiği, ne kadar gücü varsa o kadarıyla savaşması kararına mustafa kemal de katıldı. bu şu demekti; fahri paşa' ya ne asker, ne yardım, ne iaşe gönderilmeyecek, artık elinden ne gelirse. çöllerin ortasında yirmi - yirmi beş bin anadolu çocuğu, altı yüz kilometrelik demiryolu hattını, mekke' yi ve medine' yi koruyacak. fahrettin paşa çoktan işe başlamış, ayaklanan bedevi şeyhlerini cehennem tepesi denilen yerde neye uğradıklarını şaşırtmış, çok geçmeden, efsanesini uçsuz bucaksız çöllere yaymıştı. araplar' ın türkler'i arkadan vurması türkler' in dünya tarihine adım attıkları günden beri yaşadıkları en büyük kalleşlik idi. müslümanlar tek milletti, müslüman müslümana arkasına gavuru alıp, isyan edemezdi. emir şerif hüseyin' in isyan bildirisinde niçin başkaldırdığının mazeretleri saklı... (...) ittihat terakki iktidara gelmiş, ülkeyi kötü yönetmekte. istanbul' da yayınlanan içtihat dergisi, peygamberimiz hakkında hürmetsiz sözler kullanmakta. halifeliğin hükmü kalmamış, yerine meclis kurulmuş. en ilginci de hukukla ilgili, (...) kadılar yalnız mahkeme huzurundaki belgeleri " vesika " kabul edecek, gıyabında oluşmuş belgeleri delil gösteremeyecek, bu da kuran' ın bakara sûresine aykırıdır, deniliyor. isyan sebeplerini madde madde iyice inceleyin, iki yüz yıl karanlıkta kalmış ve sürekli yenilip çürümekte olan bir toplumun "modernleşme" çabalarına isyanıdır bu! islam' dan uzaklaşma kabul edilen halifeliğin sınırlandırılması, hukuk reformları, basın yayın özgürlüğüne tahammül edilemeyişidir. ülkemizde islamcı hareket de, aynen emir şerif hüseyin' in dilini kullanarak, aynı delilleri kullanarak yüzyıllık muhalefetine bu beyanlarla başlamıştır. islamcı hareket de emir hüseyin gibi bütün suçu reformlarda gördü. şerif hüseyin gibi her modernleşme çabasını islam' dan uzaklaşma olarak anladı. oysa bugün dünya çapında müslüman aydınlar, bu reformların asla islâm' a aykırı olmadığını hatta, meclisin, birey ve basın özgürlüklerinin islâm' ın ruhunda var olduğu iddiasıyla yüzlerce kitap yazmışlardır. ancak iş işten geçti, mal batıya çoktan kaydı. arabistan petrolleri dünyanın en büyük imparatorluklarına zenginlik katarken, biz o topraklardan biz kandil yakacak kadar gaz dahi alamadan , geri döndük! oysa osmanlı' nın anadolu topraklarına beş kuruşluk hayrı(yatırımı) olmamışken, yüzyıllarca, sürre alayı denilen süslenmiş develerle her yıl osmanlı' nın hediyelerini, altınlarını, ipeklerini, altın işlemeli kabe örtülerini, en yoksul anında bile develerle kabe' ye göndermişti!
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
|
« Yanıtla #1 : Ağustos 02, 2006, 06:17:35 ÖS » |
BAYBARS
U.Ç.K.
|
falih rıfkı o günlerde fahrettin paşa ve askerlerine akşam gazetesi' nde şunları yazar; " hakikaten kaç gündür sizi merak ediyorum. şimdi siz neredesiniz? iskorpitten dişleri düşen, çeneleri kopan askerlerimiz nerede?" "... siz ki medine kalesinden padişah bayrağını kendi elimle indirtmem" diyordunuz... " siz bir tayyarenin bile birkaç defa yere inmeden gidemeyeceği kadar uzak çöllerde kalmıştınız." (...) şam' dan medine' ye kadar bin kilometrelik çöl var. bu yolu trenle üç gün üç gecede zor geçebilmiştik; badiyelerde, şehirden, köyden, ekinden ve hayvandan eser olmadığını görmüştüm. anadolu bir avuç erkeğini hangi hududa yetiştirebilir, çıplak, nihayetsiz iki demiryolu parçasını uzun çöller ortasında ne kadar muhafaza edebilir?" (...) raylar, bombalarla atıldı, bir süikastın tamiri günlerce sürdü, lokomotifler oduna muhtaçtı. eğer trenler muntazam işlerse, yalnız suriye' nin bütün ağaçlarını değil, şehirlerin bütün haşap evlerini, eşyasını da yakmak lazım gelecekti,trenler gittikçe yavaş yürüdü. üç gün, üç gece süren yol, bazen bir ay devam etti.! (...) bir gün karargahınızdan gelen genç zabitlerden birine ' fahri paşa ne yapıyor?' dedim. ' - hiç, birkaç siper... bir avuç asker. etrafta fayfal' ın hecinsuvarları... aşiretler, kabileler, fransız ve ingiliz zabitleri var. su içen, yemek yiyen bütün faydasız ahaliyi şam' a gönderdik.' dedi. (...) siperlerin kısım kısım haftada bir izinleri vardır. fahrettin paşa bunları evvela medine' nin küçük bahçesine götürür ve karagöz seyrittirir. askerlerin karagöz sevgisini iyi bilen fahri paşa, orduya vereceği tüm emirleri, karagöz konuşmaları vasıtasıyla verdirir. (...) eğer bazı sözleri varsa, karagöz vasıtasıyla askerlerine bildirir. zira anlaşılıyor ki, bu köylüler karagöz' ün sözüne gazetelerden, nutuklardan, beyannamelerden ziyade inanıyorlar. eğlence bittikten sonra paşa, askerlerini alıp peygamber mezarına götürür, sonra hepsini birer birer alınlarından öperek siperlerine yerleştirir. (...) bir gün , zabitlerinden biri bir torba getirdi. o nedir dedim, efendim, siz çekirge tavası yemediniz mi? hayır? çok lezzetlidir aç kahramanlarımız muhakkak üç dört günde afrika' nın bütün çekirgelerini bitirmişlerdir. (...) siz, en bahtsız günlerde, sultan selim' in astığı bayrağı bana elimle indirtmeyiz, dediniz. medine için kaç asker feda edersiniz? bir mi, bin mi, üç bin mi, bana ne bırakırsanız bırakın, peygamber mezarının başı yıkılmadıkça, mezara, hiçbir yabancıyı sokmam dediniz. (...) cepheler bozuldu. galiçya' da öldürecek on binden fazla türk bulan biz, sevgili kudüs'e dört binden fazla asker veremedik. suriye' de şehirler bizden günler gibi arka arkaya alındı. (...) askerleriniz şimdi hangi hastanelerde yatıyor? siz askerlerinizle plevne kahramanlarısınız. o kahramanlar ki, bizi avrupa' nın kalbine yerleştirdiler! şimdi de, 4. ordu erkanıharp reisi org. ali fuat erdem' in anılarından okuyalım: (...) lawrence, kendi masalını dünyaya yaydı. bütün dillere çevrildi. alemi hayranlığını çekti ve efsane kahraman oldu. türk destanı meçhul kaldı. oysa ki asıl destan odur, gerçek iman, eşsiz şehamet destanı. yüzlerce kilometrelik hat üzerinde, her tepede bir avuç türk askerinin süngüsü parıldar, hicaz' ın göklerinde çizilirdi... (...) parça parça olmuş raylar, arka arkaya onarmalardan sonra, artık tamir edilemez, birbirine eklenemez hale geldi. 70 - 80 derece sıcaklıktaki güneşin altında bu ray parçaları el dokunamayacak derece kızarırdı.(elinizin derisi yapışır, rayda kalırdı.) bu demiryolu parçalarını mehmetçiklerimiz, yani demiryolu taburları erleri elle tutabilmek için başlarındaki kabalakları (başlıkları) eldiven gibi kullanmağa mecbur olurken, kızgın rayları, kızgın güneş altında, güneş çarpması, ölüm pahasına başları açık olarak tamir ederlerdi! (...) tabiat düşmandı, güneş düşmandı. asıl düşman sinsi dinamit ve taşların arasına saklanmış dinamitçilerdi. karakollarımız yoksulluk içinde idiler. demiryolu üzerinde su noktaları çok azdı. karakollara lazım olan su, özel su vagonları vasıtasıyla haftada bir dağıtılır ve depolar içinde saklanırdı. taze sebze ve taze meyve yemiş nadirdi... yakıcı güneş altında, bazen sabahtan akşama kadar devam eden çarpışmalarda bu genç subayların dudakları parçalanır, burunları çatlar... (...) medine demiryolu binlerce türk askerinin şehit olduğu ve gömüldüğü yerlerin uzayıp gidişini gösteren bir güzergah oldu. hicaz hattı şehitlerinin mezarı yoktur." mekke emiri şerif hüseyin ' kıble ' adlı bir gazete çıkarttı, yığın yığın dergileri, hindistan' a, mısır' a, sudan' a islam memleketlerine gönderip, türk askerine karşı her cephede savaşa çağırdı. şerif' in askerleri medine' nin kırk kilometre batısındaki "biriderviş" bölgesinde vuku bulan savaşta, 15 - 20 km. daha gerilemeye mecbur oldu. sonra, önlerine çıkan sırtlarda tutunmak istedilerse de, mehmetçikler' in insanı adeta kavuran müthiş sıcağa ve o nisbette bunaltıcı susuzluğa kulak bile asmayarak indirdikleri darbelere dayanamayarak geri çekildiler. yani, hiçbir cephede kaybedilmiş savaşımız yok. fahrettin paşa, medine' den yüz kilometre mesafedeki biriabbas ve gayır' a kadarki harekatı yapmak için demiryolundaki muhafız taburunu bile çekip, bu yolu şimendifer bölüklerinin muhafazasına bıraktı. bu bölükleri takviye için ordudan istediği desteği alamayan fahrettin paşa, artık daha ileriye gitmenin doğru olmayacağını anladı. medine ile mekke arasında demiryolu yoktu ve bu susuz çöl yolu üç yüz kilometre uzunluğunda idi. fahrettin paşa, demiryolunda nöbet tutan askerlerin her gün üçer beşer güneş çarpmasından (beyin sulanmasından) öldüğünü görür. önce nöbet saatini yarım saate kadar indirir. sonra, her nöbetçi askerin yanına bir (saka) su taşıyıcısı koyar. yani nöbete iki kişi çıkılır. biri saka, diğeri nöbetçi asker, sonra, nöbetçi askerlerin üstünden ağırlık yapan fişek sayılarını da indirir. bir de "samyeli" korkusu, tehlikesi vardı. serinlemek için akşamları göğüsünüzü açtığınızda; vücudunuza giren mırzrak gibi yel, öldürücü hastalıklara dönüşüyor. bir de incecik, sıcacık çöl kumu, boğaz ve burun deliklerinden kupkuru tabaka oluşturup, nefes almayı imkansızlaştırır. fahrettin paşa, medine ve çevresine mevsiminde sık sık yağan çekirgeden zarar yerine faydalanmanın yolunu buldu. o zamana kadar her yağışında mahsülü kemirip yok eden çekirgeleri daha mahsüle dokunmadan toplatıp, başta kendisi olmak üzere, askerine yedirmeye koyuldu. çekirgenin tavasını, kavurmasını, salatasını, karargah tabldotuna koyduran paşa, kıtalara yaptığı emirde, herkese bu lezzetli yemekleri tavsiye eder ve ' elinizde fazla kalır da bana gönderirseniz, memnun olurum' diye askerleri mümkün olduğu kadar çekirge toplamaya teşvik ederdi. aynı zamanda ingiliz altınlarının adeta oluk gibi aktığını gören ve hele bu alabildiğine yayılıp giden kupkuru çöllerin belli başlı yiyeceği olan pirinç ve unun da ancak ingilizler' in hakim olduğu deniz yollarından bol bol gelebileceğini, gelmekte olduğunu gören bedeviler, başlarında şeyhleri, reisleri olduğu halde, bizden yüz çevirip, kafile kafile şerif kuvvetlerine katılmak suretiyle, sayıca kuvvetleniyorlardı. her karakolumuzda, günde ancak birkaç matara su verilebiliyordu. hurma sepetleri şemsiye diye kullanılıyor! fahrettin paşa' nın günlük emirlerine baktığımızda, başta sıtmanın yüzlerce hastalığın kol gezdiğini anlıyoruz;
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
« Yanıtla #2 : Ağustos 02, 2006, 06:18:15 ÖS » |
BAYBARS
U.Ç.K.
|
(...) ağız yaralarından, diş etleri çürüyor ve dişler dökülüyor. yemekler layıkı ile öğütülemiyor. mide ve bağırsak hastalıkları, hazımsızlar, ishaller baş gösteriyor. vücut zayıf düşüyor. bu sebeple aşağıdaki gibi emrederim; ' her tarafta bütün erlerin ağızları doktorlar tarafından muayene edilecek. ağız yaralarının tesireri erlere akılları ereceği gibi anlatılacak... ağızları kirli ve yaralı askerlere günde iki üç defa koku giderici ilaçlar ile, sulandırılmış tendürdiyot gibi karışımlarla gargaralar yaptırılacak. kış, sıtma mevsimi de yaklaşıyor, onun için gelecek ayın onbeşinden itibaren bütün erlere haftada iki defa ve birer gram hesap edilmek üzere kinin içirilecek. kinin içiriler içirilmez bir laf söyletilmelidir ki, kinini yutması temin edilsin. (...) askerlerin, ellerinde, yüzlerinde, bacaklarında sebepsiz birçok çıbana tesadüf ediliyor. erlerin her bölgede hiç olmazsa haftada bir yıkanmaları temin için sabun yoksa, mutfak külünden faydalanmalı. (...) erleri nöbetleşe iki günde bir su başına götürüp, orada, ceket ve gömleklerini çıkarttıktan sonra, başlarını, yüzlerini, vücutlarının üst kısmını, gözleri önünde, kül çamuru, yahut toprak çamuru, yahut ıslak kum ile uğduracak, sonra birkaç maşraba su ile de çamuru temizletecek, ondan sonra gömlek ve ceketler giydirilecek... fahrettin paşa, develere yedirilmek üzere, kırk bin kilo hurma çekirdeğini pazardan satın alır ve mukabilinde avuçlar dolusu para öder. (takruri: hicaz' a başka yerlerden gelmiş kuzguni siyah, göçebe ve kocaları gibi ayak işlerinde çalışan arap demek) takruri kadınların hurma çekirdeklerini toplayarak sattıklarını işitip müteessir olur ve emirlerinde; (...) bizim yere attığımız her hurma çekirdeği hecin veya develerimizi bir adam daha yürütebilir. bu surette kıymetini bileceğimiz her hurma çekirdeği, iktisadi muharebede bize zaferi kazandıracak bir mermidir. (...) develer hurma çekirdeklerinden pek hoşlanıyorlar, seve seve yiyorlar. bu sebeple bütün zabit arkadaşlarımdan rica ederim, yediğimiz hurmaların çekirdekleri için birer kutu veya sepet bulunduralım. neferlerimiz yedikleri hurmaların çekirdeklerini veya şurada burada gördüklerini ceplerinde veya bir torba içerisinde toplayarak zabitlere teslim etsinler. ben de asker evlatlarıma buna mukabil, bir okka hurma çekirdeği için yirmi paralık bir tütün paketi veya iki okka hurma çekirdeği için bir kuruşluk tütün paketi verilmesini emrettim. hurma ve hurma çekirdeği, birincisi, askerin, ikincisi, devenin başlıca besin maddesi. fahrettin paşa, ekmek bulunmadığı zamanlarda ble yeteri kadar hurma bulmuş, açlıktan ölümün önüne geçmişti. gerçi dört beş tanesi yendiği zaman baygınlık verecek kadar tatlı olan hurmadan bıkkınlık gelir. fahrettin paşa, bizzat kendisi örnek olarak, et gibi çeşitli yemeklerini yaptırır hurmanın, hurmanın haşlaması, fıstıklısı, kızartması ve hatta salatasını. çöl ortasında kalmış bir avuç askerin nasıl zaruret içinde kaldığını yine fahri paşa' nın şu emirleri bize iyi anlatıyor: ' bugünkü harpte hiçbirşey zayi etmeyerek herşeyden istifade etmek maksadıyla aşağıdaki hususları emrediyorum: odun, çalı vesaire yakacaklardan zuhüle gelen kül zaruret halinde sabun gibi kullanılabilir. mahrukattan husüle gelen külliyetli toz, yüzde beş nisbetinde potası havi (havi; içinde) olduğundan, kül ile çamaşır yıkamak ve karavana temizlemek usulü tatbik edilecek. kıtalarda yeteri kadar odun külü bulunmadığı takdirde en yakın şehirden kül tedarik edilecek
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
« Yanıtla #3 : Ağustos 02, 2006, 06:20:57 ÖS » |
BAYBARS
U.Ç.K.
|
(...) kesilen hayvanlarla ölenlerin kemiklerinden yağlı maddeler, tutkal ve kemik tozu istihsal edileceğini göre, husule gelen bu kemikler toplanarak ordu menziline sevkedilecek. kemiklerin yağlı maddeleri, tutkal istihsal edildikten sonra yüzde yirmi nisbetinde fosfor havi olan bu kemikler toz haline getirilerek ziraatte kullanılacak. çekirgenin tavası, hurma çekirdeği, kemik tozu, kül ve bir matara su ve yarısının çenesi kopup düşmüş, yarısının vücudu yararlarla kaplı hastane revirlerinde yatan on - on beş bin askeriyle fahrettin paşa toprak üstünde yatmakta, yaralıları kucaklayıp taşımakta ve en ileri hatlarda muharebeye bizzat iştirak etmekte. ve ağızlarında, diş kalmamış, çeneleri çürümüş bu istanbul doğumlu, 16 - 17 yaşındaki asker çocuklar, en çok da istanbul yemeklerini özlemekte. fahri paşa, medine' de bir avuç askerle direnirken, osmanlı imparatorluğu' nun kayıtsız şartsız topyekün teslim olduğu haberi gelir. türk ordu komutanlarına gönderilen telgraflarda, silahların düşmana verilerek bulundukları mevzileri terketmeleri emri verilir. ingilizler esir aldıkları askerleri mısır' a götürecektir. ancak, dünya savaş tarihinde eşine rastlanmayan tuhaf bir olay olur. fahrettin paşa teslim olmak istemez. teslim olma maddeleri karşılıklı hazırlanır. silah teslim töreni dahi madde madde yazılır. yıllardır savaşmaktan bitap düşmüş çaresiz askerlerimizin birçoğu teslim olmaya başlamışlardır bile. fahrettin paşa, askerin önüne geçer ve bağırır; "(...) bir köpek bile tasmayı kolay kolay boynuna geçirtmez... (...) karavanamızın az çıktığını biliyoruz. fakat ne vakitten beri mahsur bulunduğumuzu da takdir ediyoruz. size afiyet olsun, esaret ekmeği benim boğazımdan geçmez. silah arkadaşlarım, din kardeşlerim, biçare hastalarımızı bırakıp nereye gidiyorsunuz? onları kime emanet ediyoruz? buraya hep beraber gelmedik mi? yine hep birlikte gitmek gerekmez mi? bunca zaman bir karavana yedik, omuz omuza bir siperde harbettik. şimdi onları sıtma ateşi içinde nasıl terkediyoruz. humma ile kendilerini kaybeden bu zavallılarla helalleşmeden nereye kaçıyoruz?" bu olacak şey değildi, fahri paşa padişaha karşı gelemezdi, teslim şartnamesi 20 madde önüne getirilmişti. çoktan imzalaması ve 48 saat içinde tahliyenin yapılması zorunluydu. tüm komutanları yalvar yakar fahri paşa' yı iknaya çalıştı. fahri paşa' yı ikna başlı başına bir mesele oldu. sonunda önüne getirilen teslim şartlarını okuyan fahri paşa,ıstırap içinde usulca "peki" dedi. teslim olma şartnamesini yerine getirmiş olmak için, düşman karargahına doğru yola çıkması gerekiyordu. kalktı, karşısında renkleri atmış, boyunları bükülmüş, nefesleri kesilmiş, dilleri tutulmuş bir halde, selam vaziyetinde duran her rütbeden silah arkadaşlarıyla, teessür ve heyecandan sarsıla sarsıla kucaklaşarak, kapının önünde bekleyen emektar otomobiline bindi. yanına yaveri ile emir zabitini de aldı. otomobil hareket ederken, şöföre ters bir emir verdi: ' harem - i şerife ', " peygamber mezarına veda ziyaretini yapalım da öyle gidelim." dedi. fahri paşa, işte bu son veda ziyaretini yapıyor. fakat bu yolları daima sağda solda saygı ile durup kendisini selamlayanlara yüzünü bambaşka bir asalet veren ve pak, tatlı gülemseyişle karşılık vererek geçen paşa, şimdi, kimseyi görmeden, görünmeden geçmek istiyormuş gibi son derece dalgın ve mahzun bir halde bulunuyor! harem - î şerife' de öyle bir iki saat içinde, yıllarca yaşlanmış hissini verecek yorgun ve mecalsiz görünerek girip, ağır ağır kabre yaklaşan fahri paşa, tam kabrin gümüş parlaklığı önüne gelince kendinden geçer bir hal almıştı. o hal ile el bağlayıp saygı duruşu yapan paşa yaşaran gözlerini yummuş, dakikalarca duaya dalmıştı. duası bitince kabrin pırıl pırıl gümüş parmaklığına dokunmaktan çekinircesine hafif hafif okşayan elleri titriyordu. yakından görenler, onun böylesine tepeden tırnağa duygulu ve üzgün göründüğü bir zaman hatırlamadıklarını söylüyorlar. ziyareti sona erince, birden bire kendine gelmişcesine bir dirilik ve canlılıkla şöyle bir dimdik durdu. önüne, çıkış kapısına doğru baktı. ve birkaç adım attı. lakin bir türlü ilerleyemedi. buradan çıkmak, uzaklaşmak, gitmek,elinden gelmiyor. içinde, ruhunda, bütün benliğinde bir tereddüt kıyameti kopuyordu. olduğu yerde bir müddet böyle nefes nefese, dalgın ve mütereddit oturduktan sonra, birkaç adım gerisinde duran yaveriyle emir zabitine her zamanki sıcak ve munis baba sesiyle ' burada kalacağız ' dedi ve ilave etti: (mücavir: mezara, kabre, tekkeye sığınıp orada kalan insanlar, demek) ' mücaviriz' buradan ayrılamayız, onun şefaatine sığınıyoruz.' paşanın bu kararı kesin idi, yer yerinden oynadı. dışarda teslim almayı bekleyen düşman askerleri komutanlar, törenler herşey hazır. fahri paşa, ' teslim olmam!' diye diretiyor., nitekim, artık her sıfattan ayrılmış, herhangi bir müslüman gibi oracıkta, o kandiller ve avizelerle bezenmiş sütunlar altındaki halılar üstünde bağdaş kurup oturdu. yaveri ile emir zabiti derhal, koşturdukları neferle paşanın, esaret yoluna çıkmak üzere hazırlanmış özel eşyasıyla yatağını getirttiler. yatak, münasip bir köşeye serildi. dışarda teslim almak için düşman ordusu hazır bekliyor. dışarı haber uçuruldu: ' fahri paşa, ziyaret esnasından fenalık geçirerek rahatsızlandığından bir müddet orada yatacaktır.'
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
« Yanıtla #4 : Ağustos 02, 2006, 06:21:31 ÖS » |
BAYBARS
U.Ç.K.
|
bu ' bir müddet ' uzayınca, tüm karargah komutanları önce meraka, sonra telaşa kapıldı. düşmana haber gönderilerek 'teslimin' geçikeceğini bildirdiler. 'teslimin' diğer maddelerine başlansın dediler. ingilizler' in kral saydığı şerif hüseyin' in büyük oğlu ' teslim ' maddelerini mümkün değil fahri paşa' yı almadan tatbike başlamayız' dedi. yani düşman kuvvetlerinin medine' ye hücumla girip, yağma ve talandan başka ortalığı kana bulamaları kaçınılmaz bir felaket gibi bekleniyor. fahri paşa, harem - i şerif' ten çıkmamak kararında direnince, düşman nezdinde yeni bir teşebbüs maksadıyla ' yola çıkamayacak kadar hasta olduğu tesbit için bir rapor tanzimi' ne gidildi. seferi kuvvetler karargahı başhekimi dr. kemal, medine' deki kızılay hastanesi başhekimi dr. seyfettin beyler, fahri paşa' yı muayene için harem - î şerif' e geldiler. fahri paşa: ' oo, maşallah! bir heyet - i sıhhiye - i müçtemia! hoşgeldiniz, ama aradığınız hasta kim? ' ve etrafındaki kumandanlar, doktorlar fahri paşa' ya yalvararak iknaya çalıştılar: ' kader paşam, takdiri ilahi paşam! siz, vatan ve millete karşı vazifenizi değme kumandanlara nasip olmamış bir kahramanlıkla yapmış olduğunuza allah şahiddir. ' diye etrafını çevirdiler. bu 'iknalar' paşaya yaklaşmak için bir tuzaktı, fahri paşa' nın kendi kumanları, emir subayı, yaveri hıçkırarak, ağlayarak, fahri paşa' ya saldırıp, yaka - paça kucaklayıp, sarmaladılar... fahri paşa, o güne kadar kendisine büyük bir saygıyla tam itaatle bağlı kumandanlarının toplu hareketini görünce, yapacak başka şey bulamayıp boynunu büküyor. fahri paşa için esir çadırını hazırladılar. istanbul yemekleri yaptılar. fakat çölde tuhaf şeyler oluyordu. karınca sürüleri gibi bedeviler haberi alır almaz çadıra koşmaya başladılar. o mahşeri bedevi kalabalığı, çadırdan bir hayli uzakta tutulmuş oldukları halde paşa hazretlerinin yüzünü gördükleri anda, yıldırımla vurulmuşcasına "fahri, fahri" çığılıklarıyla ters yüzü dönüp öylesine kaçışmaya başladılar. bu inanılmaz adamın yakalanabileceğini hiçbir bedevi aklının ucundan dahi geçiremiyordu! fahri paşa korkusu çölü sarmıştı, hiçbir bedevi bu insan üstü yaratığın esir olabileceğini düşünemiyordu. fahrettin paşa' nın boşalan karargahı önünde terkedilmiş duran eski otomobili, şehre giren bedevilerin ziyaretgahı haline geldi. bedeviler sanki içinde hâlâ paşa varmış gibi, otomobile yaklaşmaktan korkarak ve birkaç metre uzağında durarak, birbirlerine; ' işte şurada otururmuş' diye ürke ürke gösterirdi. ingilizler paşa' yı önce mısır' a sonra malta' ya götürdü. mısır' da esir şartları gereği, paşa' nın otomobille haftada birgün hava almak için dışarı çıkmasına müsaade edildi. fahri paşa' yı otomobilde gören halk, hayranlıkla hücum etti, galeyana geldi... ingilizler bir daha dışarı çıkarmamak kararı aldı. bir de malta' da, içtima için her sabah, akşam kapıya çıkıp sayılmaları gerekiyor! ama her defasında bir kişi eksik ve cezası çok ağır içtimaya çıkmamanın. ingilizler içtimaya çıkmayan kimdir deyip, odalara baktılar. fahri paşa, asker elbisesiyle oturuyor, hiçbir içtimaya çıkmadı. ve, sivil elbiseyi reddedip, asker elbiselerini çıkartmadı. ' ben doğduğum günden beri giydiğim bu elbiseleri ancak öldüğümde çıkarırım!' diyerek! ve fahri ismi çölün atasözlerine karıştı. bedevi yalakta su içirirken hayvanının ürktüğünü görünce, hayvanına bağırır; ' ne o yalakta fahri' yi mi gördün?' diye hırsla dürter hayvanını... sarıkamış' da doksan bin asker donarak ölürken, aynı anda çölde on binlerce askerimiz güneşten kavrularak ölüyordu. bankaları boşaltanlar, çekirge yiyerek çöl ortasında ölmüş istanbul, edirne, tokat doğumlu 16 yaşındaki bu çocukların hikâyelerini biliyorlar mı? hepsi giti, bir, ' kışlanın önünde redif sesi var, bakın çantasına acep nesi var' türküsü yadigar kaldı bize. güneş altında ölmüş 16 yaşındaki askerlerimizin kurumuş kemiklerinden sam yeli girip ney gibi ses verdi bütün tarihimize. bu inanılmaz melodiyi türk halkının yüreğine işte bu askerlerin kurumuş kaval gibi giren çöl rüzgârları kazıdı... tarihimizde hiçbir türkü türk halkının üstünde, bu denli ilâhi, derin bir etki bırakmadı. redif demek, acemi birliğinden gelip, kıtalara dağılmakta olan asker demek. ancak gün geçtikçe asker tükendi, ' redif ' demek küçük askerler demek oldu... küçücük askerdiler, bu yüzden çölde, ' karagöz ' tek tesellileri, oyuncakları idi... fahri paşalar, mustafa kemaller, çöllerde (küçük askerlerin) redif seslerinin o kadar çok duydular ki, cumhuriyet kurulduğunda akıllarına ilk gelen bir çocuk bayramı ilan etmek oldu... ¹
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
« Yanıtla #5 : Ağustos 02, 2006, 06:35:40 ÖS » |
BAYBARS
U.Ç.K.
|
medine müdafaasında yer alan üsteğmen idris sabih bey'in dizeleri.. unuttuk ilhan’ı, kara oğuz’u; işledik seni gözbebeğimize. bağışla ey şefi’ kusurumuzu bin küsür senelik emeğimize. nedense kimseler dinlemez eyvah! o kadar saf olan dileğimizi bir ümmi isen de ya resulellah. ancak sen okursun yüreğimizi. yapamaz ertuğrul evladı sensiz. can verir, canan’ı veremez türkler. ebedi hadimu’l-haremeyniniz. ölsekde ravza’nı ruhumuz bekler. hicaz çöllerinde bir mezarı bile bulunmayan mehmetçikleri unutmayalım.. 
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
« Yanıtla #6 : Ağustos 03, 2006, 07:57:31 ÖÖ » |
|
since
|
tşk.ler bilgiler için..
|
|
|
|
|
Logged
|
Eşini beğen,İşini beğen,Aşını beğen ama KENDİNİ BEĞENME! ''Medeniyet Açmaksa Bedeni, Hayvanlar Sizden De Medeni!'' M.Akif ERSOY  
|
|
|
|