|
umutzi
|
Her şey apansız olurdu birden. Sokaklar boşalırdı. Görünmez kuytuluklar, çay içilen o salaş mekanlar tılsımını yitirirdi. Sanki herkes bırakıp gitmiş de ben bir başıma kalmışım. Öyle gelirdi. Büyü bozulurdu; anlam bir anda uçup giderdi. Karanlık bastıkça yüreğime kasvet çörekleniyordu. Bir şeyleri için için öldürüyorduk. Ama bütün bunlara nasıl inanabilrdim ki! Bütün bunları nasıl kabullenebilirdim! Yaşadıklarımız, eğreti bir gerçeklikten başka bir şey değildi. Hayatın anlamı sözcüklerde değildi. Ve bu, daha ne kadar sürebilirdi? Bütün bunları yaşamamız için bir neden var mıydı? Konuşmadıklarımız mı? Belki, konuşmaya çalışıp da bir türlü toparlayamadığımız, hep yoksaydığımız, sahipsiz bıraktığımız...kayıtsızlıklarımız, burun kıvırmalarımız...hepsi... her şey! -sen de bütün bunları içinden geçiriyor musun? Bense, artık bundan sonra... aramam... dönmem... -bir intihar gibi geçirmiştim içimden. Öyle de oldu. Yaşadığımız her şeyden tiksindim sonunda. Şimdi hala o uçsuz bucaksız odada mısın? Hala yürüyor mu üstüne duvarlar ? Jaluzilerin aralıklarından güneşler dökülüyor mu içeri? Ben yaşadıklarımızın bu kadar anlamsız olabileceğine hiç bir zaman inanmamıştım. Ben böyle ayrılacağımızı asla düşünmemiştim. Ama, belki de hep böyle oldu. Böyleydi. Hep böyle olmuştu. Sevgiyle başlayan her şey sonunda onulmaz bir acıya dönüşür ve sonra, geride bıraktığımız onca aşk, dostluk, arkadaşlık...içimizi acıtıp dururdu. Sonra sabah olurdu... Sabah acımasız bir karanlık olarak çıkagelirdi...Gündelik tedirginlikler, beyhude korkularımız, bencilliklerimiz, gereksiz gururumuz...gün ışığının ışıksızlığında ayaklanırdı. Hiç bir şey de küllenmezdi oysa! Victoria hastaydı, ölüyordu. Ve ölüm döşeğinde yazıyordu mektubunu: "Şimdi artık bir daha sizi hiç göremeyeceğim; ...hayata veda etmekten başka hiç bir şey yapmadığımı düşünmek ne garip." Johannes'e yazılmış mektup kahredici bir pişmanlığın iniltileriyle yüklüdür artık. "Siz bu mektubu okurken ben ölmüş olacağım. Şimdi her şey bana öyle garip geliyor ki, artık sizden utanmıyor, sanki artık hiç bir engel yokmuş gibi size bu satırları yazıyorum. Eskiden hiç hasta değilken, size yazmaktansa, gece gündüz acı çekmeyi tercih ederdim. Şimdi ölümüm yakındır, artık böyle düşünüyorum." Güz geliyordu. Gökyüzünde toplanan simsiyah bulutlar, artık her şeyin geride kaldığını, sararıp solduğunu, bundan böyle yağmurlardan ve fırtınadan başka hiç bir şeyin yaşanmayacağını...bir efsun...bir büyücü gibi...kırıp döktüğümüz...un ufak ettiğimiz ne varsa...-durup dinlemiştim! Birazdan ayrılacaktık...Birazdan her şey bitecekti...Dudaklarımızdan onarma adına tek bir sözcük bile dökülmeyecektir.İşte, sonunda, Victoria da ölmüştü! Anlam sözcüklerde değildi. Anlam sesimizin bir tınısında, farkında olmadan yaptığımız bir davranışta, hep içe attıklarımızdaydı. Anlam hiç söylenmeyenlerdeydi ve belki de, hiç söylenmeyecek olanda. "...sizi ne tarifsiz bir sevgiyle sevdiğimi göstermediğime şimdi öyle pişmanım ki." Yağmur yağıyordu. Yine sisler, buğular içindeydi her şey. Her şey de birbirine karışıyordu.Sanki yine bir maskeli balodan çıkmış, gözyaşlarını çağrıştıran kahkahaları geride bırakmış, yalancı ışıkların altından geçerek denize doğru yürüyordum. Ve bütün bunları yaşayıp yaşamadığımı, bütün bunların birer yanılsama olup olmadığını... kendi kendime, belki de boşyere sorup duruyordum. Ama arada bir, uzaklardan, çok uzaklardan...belli belirsiz bir ses duyduğum oluyor. O ses kayalıklarda patlayan hırçın dalgaların sesine karşıyor ve gitgide duyulmaz oluyor.
Victoria geri dön!
|