CHP'nin dümen suyundaki DP !

Dr. Lütfü Özşahin (*) Genelkurmay'ın gece yarısı ekranlara düşen flaş bildirisi ile Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin geldiği noktayı gördük. “Sözde değil özde Cumhurbaşkanı” sloganı ile Genelkurmay zaten Türkiye'nin siyasetini belirlemiş oldu. Acaba hangi demokratik ülekelerde askerler siyasetin öznesi durumundadırlar, siyasetle ilgili her konuda görüş bildirirler varın siz düşünün. Şimdi bu meseleyi bir tarafa bırakarak işe CHP'den başlayalım.
Bazı çevreler diyor ki, yahu CHP, niye ortamı geriyor, niye kışkırtıcı politika izliyor. Niye darbe çığırtkanlığı yapıyor. Zira bu politika dolayısı ile CHP bir türlü iktidar olamıyor. Hâlbuki bu safiyane bir yaklaşım. İşin aslı şudur İnönü'den sonra CHP hep gergin, kışkırtıcı, kutuplaşmacı, agresif ve halka rağmen halkçı bir politika izleyerek varlığını sürdürebilmektedir. Yani bu politik anlayış bir nevi CHP'nin varlık nedeni. Başka bir deyişle halkın ve Millet Meclisi'nin iradesi üzerinde olan bazı layüsel sorgulanamaz kurumlar zaten millet karşıtı olarak daima CHP zihniyeti ile hareket ettiklerinden dolayı CHP her zaman iktidar konumundadır. Hakikatte, işin zahir-görünen kısmını bir tarafa bırakırsak CHP zihniyeti ve onun meşhur altı oku Türkiye'de hiçbir zaman iktidarı kaybetmemiştir. Çünkü bu zihniyet demokratik ve hukuk devletinin temel ilkelerine aykırı olarak kanunlarla korunmaktadır. Bundan dolayı CHP'nin halkla bütünleşme diye bir derdi yok.
DEMİREL'İN YENİ MİSYONU
Bu süreçte diğer partilerin CHP'nin dümen suyuna girerek politika yapmaları CHP'den çok kendilerine zarar verecek bir süreci içinde barındırmaktadır. Çünkü CHP jakoben, elitist ve agresif laiklik anlayışı, halkın tarihsel ve toplumsal değerleri ile olan karşıtlığından dolayı, Türk halkının en az yüzde 75'i tarafından onaylanmayan bir siyasal yapıya sahiptir. Atatürkçülük onların elinde yeri geldiğinde kullanılacak sihirli bir enstrümandan başka bir şey değildir. Hatta Atatürkçülük ve laiklik onların elinde sadece darbelere meşruiyet kazandıran bir ideolojiye dönüştürülmüştür.
Tandoğan, Anıtkabir, Çağlayan'daki toplama kalabalık neyi ifade ediyor diyorsanız. Hemen söyleyeyim o kalabalık gerçekte Tütkiye'nin yüzde 10'nu bile temsil etmez. Bu kalabalıktan yola çıkarak işte gerçek Türkiye budur diyerek meseleyi saptırmaktır ve bu saptırma üzerinden darbe çığırtkanlığı yapmaktır, Meclis'in iradesi üzerine ipotek koymaktır.
Ancak işin ilginç yanı DYP ve ANAP gibi partilerin halen 28 Şubat sürecinden ders almamış olmalarıdır. Halen iflas etmiş Demirel benzeri oportünist ve omurgasız bir siyasetten medet ummalarıdır. Mumcu ve Ağar CHP'nin dümen suyuna girerek siyasal istikballerini selefleri gibi ciddi bir şekilde tehlikeye atmışlardır.
Şu an oluşturulan yeni bir 28 Şubat ortamına, darbe ideolojisine ve gerilim startejisine Sayın Mumcu ve Ağar'ın alet olmaları, hatta katkı sağlamaları hakikaten kendileri için siyasal bir harakiri niteliği taşımaktadır. Birlikte kurucakları Demokrat Parti'nin başarılı olup olmayacaklarını göreceğiz.
Eğer eleştireceklerse AK P arti'yi ekonomik, kültürel, dış siyaset, tesettür, İHL, Kur'an kursları, YÖK gibi noktalarda eleştirebilirler. Kontrolsüz bir şekilde ABD ve İsrail ek-seninde siyaset yaptıklarından dolayı eleştirebilirler. Halka verdikleri sözleri tutup tutmadıkları noktasında muhalefet yapabilirler.
Bakın ortam nasıl gerginleşti. Darbe ideolojisinin ve geri-lim stratejisinin bir elemanı olduğu kesin olan biri YÖK Başkanı'na suikast girişiminde bulundu. Takdir edersiniz ki olayın zamanlaması tam bir komedi. Yani bu suikast girişimi her şeyi ile tüm yönleri ile ben bir fitneyim, ajan provokatörüm diye haykırmıyor mu, sırıtmıyor mu?
İşte gerilim staratejisi yoluyla siyasal hâkimiyet ve ekonomik rantlar bu yöntemle sağlanır. Halbuki ciddi, kararlı, gerçekten halkın iradesini temsil eden iktidarlar bu startejinin hemen farkına varırlar ve olaydan kaçamak, havlu atmak, onların taktik ve staratejisine teslim olamak, suçluluk piskozu ile onların söylemlerini kullanmak yerine provokasyonların üstüne giderek meselenin kökünü kazırlar. Öyle ki, bunu yapamayan iktidarlar asla muktedir olamazlar tabiri caizse her gürültü ve patırtının arkasına şuursuzca ve korkakaça takılarak milletin gerçek isteklerini yerine getirmekten aciz kalırlar. Türkiye'nin yakın tarihi bu yargımızın en büyük delili değil midir?
* Siyaset Felsefecisi