DünyA
|
ASLOLAN ‘Aşkın en sağlam sigortası mesafedir’ der Enis Batur,Cogito’nun ‘Aşk’ sayısına yazdığı önsözde… Yıllar yılı hasretle beklediği ışığa kavuşan bir hücre mahkumu nasıl körleşirse,aşk da körelir yakına gelince… Sanki özlemdir aşkın çimentosu;özlem çekildi mi aşk kumsalda şehvetinden soyunmuş yatan çıplak bir beden kadar sıradanlaşır,ehlileşir,söner. Belki ondandır aşkların en güzelinin mektuplara yazılmış,şarkılara dökülmüş,telefonlarda söylenmiş oluşu… Mutlu aşkta yazılacak bir şey bulunamamıştır çünkü… _*_*_*_*_
Nazım Hikmet’in hayatı bu tezin ispatıdır adeta… Nazım’ın hep uzağındaki kadınları sevdiği söylenebilir. Piraye ile 1935’te evlendi.Ertesi yıl tutuklanarak içeri girdi. ‘Adını kol saatinin kayışına tırnağıyla kazıdığı’ bu kadınla 1950’de çıkana kadar yazıştılar. 17 yıllık ilişkileri boyunca yazılan 581 mektubu Piraye Hanım’ın oğlu Mehmet Fuat yayınladı geçenlerde…Nazım,karısına şöyle yazıyordu:
‘Seni nasıl seviyorum biliyor musun?Ot yağmuru nasıl severse,ayna ışığı nasıl severse,balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse,sarhoşun şarabı,şarabın billur kadehi sevdiği gibi,annenin çocukları,çocukların anneleri sevdikleri gibi,Lenin’in inkılabı ve Marx’ı sevdiği kadar,velhasıl senin Nazım Hikmet’in Hatice Zekiye Pirayende Piraye’yi sevmesi gibi seviyorum!’
O mektuplardan birinde Nazım ‘Çıkarsam ve sana kavuşursam,bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki,gebereceğim,diye korkuyorum’ diyordu.Oysa öyle olmadı.Taze bir ekmek hayaliyle yıllar yılı aç yaşayanbiri,hasretle dişlediği somunun dördüncü diliminde ne hissederse onu hissetti Nazım;ot yağmura,ay ışığına kavuştuğunda ne olursa,o oldu. Alışıldı. Sarhoş şaraptan bıktı,şarap kadehten taştı,inkılap Marx’ı aştı. Aşk bitti ve ayrıldılar. Nazım yeni bir aşktaydı çoktan…1949’da Bursa Cezaevinde dayısının kızı Münevver’e tutulmuştu.Boşandığı 1951 yılında Münevver’den bir oğlu oldu. Yeniden içeri alınacağını hissedince ‘Yedi tepeli şehirde bırakıp gonca gülünü’ yurtdışına kaçtı.Vatandaşlıktan çıkarıldı ve yeniden başladı hasret mektupları…Bu kez mektupların üzerinde Münevver’in adresi yazılıydı:
Yüzyıl oldu yüzünü görmeyeli Belini sarmayalı Gözünün içinde durmayalı Aklının aydınlığına sorular sormayalı Dokunmayalı sıcaklığına karnının Yüz yıldır bekliyor beni Bir şehirde bir kadın Aynı daldaydık,aynı daldaydık Aynı daldan düşüp ayrıldık Aramızda yüz yıllık zaman Yol yüz yıllık
Sonra yüzyıldır bekleyen o kadın,oğlunu sırtlayıp çıkageldi bir gün;yüz yıllık yolu aşarak… Lakin hasret bitince bitti aşk. Nazım yeni bir aşktaydı çünkü… 1959’da Vera ile evlendi.1963’te öldü. _*_*_*_*_
3 Haziran,35.ölüm yıldönümü Nazım’ın… Tesadüfe bakın ki,uzaktaki bir kadına yazdığı mektupların yayınlandığı hafta ‘yüzyıldır bekleyen’ öbür kadının ölüm haberi geldi uzaklardan… Münevver’in kansere yenik düşüğünü öğrendiğimiz hafta Piraye ‘ye yazdığı mektuplar vardı gazetelerde...Şöyle diyordu mektuplardan biri: ‘ Canım karıcığım.birbirimizden uzak olmak,birbirimize sokulmamak ne korkunç bir şey,fakat bu korkunçluğun ne tuhaf,ne acı bir tadı var.’Galiba en çok bu tadı sevdi Nazım…Aslına O’nun sevdiği,kadınlar değil,sevme fikriydi…Kadınlar sadece öznesiydi o sevginin;nesnesi oldukları anda değiştirdi onları…O’na aşkı anlatabilmek için vesileler,ilhamlar lazımdı…Son şiirlerinden birinde, ‘Üstümüze yazdıklarımın hepsi yalan’ dedi, ‘Onlar olan değil,olmasını istediklerimdi aramızda…’Sevgiyi,yaşamaktan çok yazmayı sevdi…Ve onca aşktan damıttığını iki sözcüğe sıkıştırıp özetledi:
‘Aslolan hayattır.’
|